Lütfen bekleyin..


YAŞAMAK VE ÖLMEK

31 Mayıs 2019, 18:20 - Okunma: 3388

YAŞAMAK VE ÖLMEK

 

Bir gün üstüne düşündüğüm ve belki de bir anlığına düşünüp zihnimi büsbütün kurcalayan sesleri yazarım kim bilir.

Mürekkebin tükendiği bir zaman olursa şayet tırnaklarımla kazırım düşüncelerimi kâğıda.

Bu kadarını yaparım da kim anlar ki beni?

Kim ne anlar yaşamak ve ölmek eylemlerin arasındaki dar çizgiden.

Bir insan nasıl yaşamalı dersiniz.

Bakın bu bir soru değil.

Sakın bunu içinizde cevaplamak için yormayın kendinizi. Eminim cevap veremeyeceğiniz kadar doludur kafanız.

Yaşamak ve Ölmek.

İşte ben bu iki kelimenin arasındaki ince çizgiden söz ediyorum.

Bu ince çizgi ne anlatıyor bize? Hangi gürültüleri sığdırıyor içine?

Yaşamak ve ölmek sayısız gürültüler barındıran eylemler midir?

Bence yaşamak bir gürültü olabilir ama ölmek bir gürültü değildir.

Tabi insanın içinde olan gürültüden söz ediyorum. 

Yaşarken içimizdeki gürültü hiç eksilmez.

Şairler ya da yazarlar bir şeyler yazarak kelimelerin gürültüsünü bize de bulaştırırlar. Bilemem insan nerenin yerlisidir, diye fısıldıyor şiirinde İsmet Özel.

Aynı şiirinde buraların yerlisi ben değilim, diye de söylemekten de kendini alıkoyamıyor. Şairleri anlamak zor, Sayın Özel’i anlamak hayli zor bence.

Yalnız şunu söyleyebilirim ki insanca yaşadığımızı zannettiğimiz bu dünyanın yerlisi hiç değiliz. Birde ressamlar var renklerini renksizliğimize bulaştıranlar.

Bunlardan biri Frida. Ah! Frida.

Geçirdiği trafik kazasında sakatlanan ve bunun acısını renklerin gürültüsüyle anlatmıştır. Tablolarındaki gürültüyü duymuşuzdur.

Ya peki duymadıklarımız ya da yanlış anladıklarımız ne olacak.

Parasızlıktan yeni doğan bebeğini bir gece bakımsızlıktan kollarında ölen sanatçı Cemal Güler’den söz ediyorum. Sanatçı, çocuğun cansız bedenini yastığın üstüne koyarak sabah gazeteye teslim etmesi gereken resimleri gözyaşı içinde çizmiştir.

Ertesi gün gazeteyi alanlar, Cemal Nadir’in resimlerindeki lekeleri baskı hatası sanırlar!*

Kim bilir garipseyip yadırgadığımız bir iz, söz, ses, resim ve normalin dışında birçok şey acının bir yerde vücut bulmuş halidir. Kim bilir?

Ya içimizdeki kavgalar hepsi yaşamak üzerine mi kurulu?

Yaşamak nedir, önce buna bir cevap bulalım.

Sahiplendiğimiz veya ayağımızın yere bastığı bir toprak parçası.

Sahi biz insanlar ne diyorduk bu toprak parçasına Coğrafya değil mi?

Afganistan'da Afrika'da ya da yoksulluğun ekildiği topraklarda doğduysan şayet, yaşamak ile ölmek çok iç içe nüfus etmiş kelimelerdir.

Oysaki tamamen apayrı eylemlerken.

Yoksul Coğrafya dışında geriye kalan insanlar ise, üstlerine düşen en kutsal görevdir belki de bu insanları kitaplarda yaşatmak ve sonuna kadar acıyla yaşatmak…

İnsan kimdir? Kaderi yanlış yorumlayıp bulunduğu durumdan kurtulmak yerine acıyla yaşayan mı?

Zulmün kol gezdiği topraklarda bir kolunu feda ederek, mazlumun kanını yüreğine bulaştırmış vicdan nedir bilmeyen mi?

Birden Balzac karşıma dikiliyor.

Asıl vicdan diyor, vicdan herkesin komşusunu dövmek için aldığı fakat asla kendine karşı kullanmadığı bastonlara benzer. Elime alıyorum Balzac’ın bastonunu başlıyorum düşüncelerimi vurmaya.

İnsan ne ile yaşar?

Ekmekle yaşar, suyla yaşar, aşla hatta aşkla da yaşar. Kimisi insanlar arasında yaşar.

Kimisi tek ve hür bir ağaç gibi yalnız yaşar, özgürce. Bazıları gerçeklerle yaşar. Bazıları bir Marquez kitabındaymış gibi hayallerle yaşar. Öfkeyle, acıyla, mutlulukla, kıskançlıkla, özlemle de yaşar. Bunlardan en önemlisi insan sevgiyle yaşar. Sevgidir insanı insan eden.

İnsanı diğer canlılardan ayıran nedir? Varlığını yaşama düşüncesiyle fark ettirir.

İnsan bu farklılığını kullanmaz.

İnsan sevgi ister ama birini sevmek için çabalamaz.

Tıpkı kalbi gibi aklını da kapatmıştır. İnsan düşünmenin zahmetli olduğunu sanır.

Zahmetli olan her şey insana uzaktır.

Düşünmek demişken burada Aliya Izzetbegoviç bir parantez açıp şöyle sesleniyor bizlere: ”Allah, hayvanlardan farklı olarak bizi dik yürür şekilde yarattı.

Çoğu insan bu imtiyazı kullanmaz, hayatlarının çoğunda eğilirler, hatta sürünürler.

İnsan böyle mi yapmalı?” böyle yapmamalı, insanın anatomisini düşünürsek insanın aklı her şeyin üstünde yaratılmış.

Bu da apaçık bir işarettir. Ama insan düşünmekten kendini yine alıkoyacak bir yol buluyor. Buna en güzel örnek George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, özgürlüğü iki kere ikinin dört olduğunu söyleyebilmek olarak tanımlıyor.

Winston’un yaşadığı dünyada sorgulamak, düşünmek, âşık olmak, yakın arkadaşlık kurmak, sistemin istemediği ve sisteme zarar verecek her türlü duygu ve düşünce yasak. Düşünmenin yasak olduğu bir toplum, aklın tecritlenmesinden başka bir şey yaşamıyordur.

Bizim okuduklarımız dışında yaşam ne anlatıyor bize, yaşamı okuyabiliyor muyuz? Anlamadan okumaktır belki de yaşam.

Okurken sonunu getiremediğimiz anlamadığımız yüzlerce kitap gibi. Anlamadan, değişmeden, aynı kalıpta sayıklamak. Ya yazmak, hiçbir kavgan olmadan.

İçindeki gürültüyü bastıracak bir şey bulmadan ve kendini değiştirme gayretine girmeden, değiştirmek istemek. Değişmeden değiştirmek. Yazmak ve yaşamak bu mudur?

Yaşamak neyse de ya ölmek neydi?

Yaşadığımızı zannettiğimiz günler toplamı kadar mıydı?

MERVE BEYAZ

(*Sunay Akın Bir çift ayakkabı kitabı sf. 97)

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
HALKIN SESİ Kategorisindeki Diğer Haberler
Yanlışa yanlış demek gerek!
Toplumsal yaşantımız, değişik evrelerden oluşmaktadır. Bu evreleri doğumdan..
Merhaba sevgili Sonsöz okurları,
Coşkulu bir çığlık sesiyle uyandı.
Havai fişekler, özel günlerin ve kutlamaların vazgeçilmez unsurlarından bir..
Uzun yıllar boyunca bu konu üzerinde epeyce toplantılar yapılmış, kullanım ..

bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=