Lütfen bekleyin..

NAMİ TEMELTAŞ

ÖNCE ERMENİ’Yİ DÖVDÜRMEYECEKTİK

31 Ocak 2016, 16:19 - Okunma: 2330

Bir gün bir Türk, bir Kürt, bir Ermeni erik bahçesine girmeye karar vermişler. Bahçenin sahibi Türk. Üçü başlamışlar bir güzel erik toplamaya ve yemeye. bir süre sonra bahçenin sahibi üç arkadaşı, üç dostu, üç kardeşi yakalamış.

Ermeni’yi almış yanına.

"Hadi bunlar Müslüman. Sen benim dinimden değilsin, dilimden değilsin. Ne ararsın bahçemde?" deyip bir güzel dövdükten sonra atmış bahçeden.

Bu defa Kürt'ü almış yanıma " Hadi O Türk. O benim hem dilimden, hem dinimden.  Ama sen benim dinimden değilsin. Sen ne hakla benim bahçeme girersin?" deyip bir güzel dövdükten sonra bunu da atmış bahçeden.

Sıra gelmiş Türk’e. Bahçe sahibi Türk’ü almış yanına. Omzundan tutarak samimi bir şekilde:

"E Hadi biri Ermeni, biri Kürt. Onlar yapar. Ama sen hem benim dinimdensin, hem benim dilimdensin. Sen bunu bana nasıl yaparsın" deyip samimiyetine dayakla devam etmiş. Ve bahçeden atmış Türk’ü.

Üç arkadaş, üç dost, üç kardeş sokağın sonunda, perişan halde birbirini yakalamışlar.

Birbirine sormuşlar;

"O adam bir kişi. Biz 3 kişiydik. Bizi nasıl dövdü?"

Kürt cevap vermiş;

“Önce Ermeni’yi dövdürmeyecektik”

Günümüzde gerek bireysel gerekse toplumsal olaylarda yaşadıklarımız buna benzer.

Her olayda, zarar bize gelmediği sürece görmezden geliyor, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” atasözünü uygulamaya koyuyor, içimiz acısa da, üzülsek de, şaşırsak da, kızıp öfkelensek de kendimizi tutuyor, olaya müdahil olmuyoruz.

Yanımızda birini vursalar, dövseler, hakaret etseler veya öldürseler dönüp bakmıyor hatta bir an önce olay yerinden uzaklaşıyoruz. Olur da şahit yazarlar diye.

Bu tavırlar saldırganları daha da vahşileştirip utanmazlaştırıyor.

Toplumsal korkuyu daha da arttırıyor. Her görmezden gelen, kulak tıkayan, itiraz etmeyen saldırganın ortağı oluyor. Kendisine karışılmadığı, zararı kendisine dokunmadığı sürece saldırgan destekleniyor, alkışlanıyor.

Hatta şiddet arttıkça ses çıkarmayanlar şiddetten zevk bile alıyor, seyrederken coşuyor, devamını istemeye başlıyor.

Ses çıkarmamanın, görmezden gelmenin kendisini zarar görmekten kurtarmayacağını, bir gün şiddetin kendisine de yönelebileceğini ancak şiddetin ucu kendisine dokunduğunda anlayabiliyor ki o an yapılacak bir şey kalmamış, geri dönmek için çok geç kalınmış bir durum oluyor.

Batıda yaşayanların doğu da yaşayanların yaşadıklarına bakışı da tam bu içeriği ispatlar durumda.

Doğuda yükselen kara bulutlar, düşen yıldırımlar, boran, kar, tipi, fırtına, tehlike arz etmediği sürece sadece acıklı film izlerken yüklenen duyguları yükleyebiliyor, batıda, soğuk biralarını yudumlayıp güneşlenen insanların yüreklerine.

Evine bir şeyler götürmek için pazara giden ve cebindeki üç kuruşla ne alabileceğinin hesabını yüz kere yaparak derin düşüncelere dalan ev kadının aklının köşe tarafına bile gelmez, doğunun açlığı, susuzluğu.

Şiddeti, ölümleri, yıkımı, yaşanmamış olması için her şeyini verecek yaşananları dile bile getirmiyorum henüz.

Toplumsal yaşam diye bir durum kalmamış. Bireysellik tavan yapmış durumda.

Gemisini kurtaran kaptan” diyerek gün geçirilmeye çalışılıyor. Bırakın acıların paylaşımını bir kenara, sevinçler bile paylaşılmıyor artık. Acılara sevinen, sevindiler diye ağlayan, kızan, öfkelenen insanlar olduk.

Üst üste koyulan her tuğlada, ekilen her buğday tanesinde, üretilen her eşyada, bu coğrafyada bir arada yaşayan insanların alın teri varken neredeyse insanlığımızdan çıktığımız bu noktaya nasıl gelindiğini anlamak güç olsa da durum açık ve net olarak bu.

Kardeşlik söylemlerinin yeterli olmadığı acılar yaşanmakta.

Ağıtların taşıdığı yük çok ağır.

Ölümler çok genç.

Ölümler çocuk.

Ölümler çıplak.

Ne yüreğimizde bir ölüm için yer kaldı ne de yeni ağıtlar için nefesimiz.

Ya yeniden aynı acılara ağlayıp aynı sevinçlerle coşabilecek toplumsal yapıyı oluştururuz ya da atomlarına ayrılmış toplumsal yapımızla oturduğumuz odanın tavanının çökmesini, duvarlarında mermi deliklerinin açılmasını, soframıza tank mermisi düşmesini beklerken bu gün yapmadıklarımıza nasıl pişman olduğumuzu düşünürüz.

Belki Ermeni’yi dövdürdüğümüz gün kaybettik ama henüz yenilmedik.

Denemezsek yeniliriz.

Yeniden denemek, kaybedersek bir daha yeniden denemek gerek.

Asla vazgeçmeden…

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
129 gün önce
142 gün önce
150 gün önce
261 gün önce
293 gün önce
341 gün önce
401 gün önce
425 gün önce
443 gün önce
448 gün önce
485 gün önce
489 gün önce
509 gün önce
510 gün önce
523 gün önce
530 gün önce
533 gün önce
538 gün önce
541 gün önce
544 gün önce
546 gün önce
551 gün önce
558 gün önce
559 gün önce
560 gün önce
562 gün önce
565 gün önce
569 gün önce
583 gün önce
584 gün önce
590 gün önce
608 gün önce
615 gün önce
616 gün önce
618 gün önce
619 gün önce
621 gün önce
622 gün önce
623 gün önce
624 gün önce
625 gün önce
628 gün önce
635 gün önce
636 gün önce
637 gün önce
639 gün önce
646 gün önce
649 gün önce
650 gün önce
653 gün önce

bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=