Lütfen bekleyin..

NAMİ TEMELTAŞ

2016 NEVROZUNA ÇOK AZ KALDI.

15 Mart 2016, 17:25 - Okunma: 2307

2013 nevrozunda başlayan çözüm/Barış sürecinin 25 Temmuz da başlayan sokağa çıkma yasaklarıyla bozulmasından sonra başlayan iç savaş hali devam ediyor.

Sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı her yaşam alanında asıl yok edilen “terör” değil, yaşamın ta kendisi. Kentler harabeye dönüşürken can çekişen yaşamı görmemek mümkün değil.

Bu noktaya nasıl gelindi?

İlk belirlememizi yapalım ki konu daha anlaşılır olsun. Bugün yaşanılan acıların temelinde sistemden çok “Başkanlık” isteği yatıyor.

Neden “Başkanlık” istendiği ise ayrı bir konu.

“Çözüm süreci” başladığı günlerden sonra gelinen noktaya kadar KCK adına yapılan açıklamalar içerisinde “Başkanlık sistemine” açıktan karşı duruş olmadı.

İmralı’dan da böyle bir karşı duruş sergilenmedi. Aksine “tartışılabilir” olduğu yönünde açıklamalarda bulunuldu.

Sıcak bakıldığı, tartışılabileceği, olumlu bulunursa kabul edilebileceği yönde izlenimler vardı. Bu açıklamalar siyasi manevralar da olabilir. Arka planlarını bilemeyiz.

Biz sadece gördüklerimiz, duyduklarımız üzerinden yorumlayabiliriz yaşamı.

Tarih, 28 Şubat 2015. Yer, Dolmabahçe. Hükümetten 4, HDP den 3 vekilin katıldığı basın açıklamasında, Abdullah Öcalan’ın 10 maddelik çözüm açılımı okundu.

Adına Dolmabahçe mutabakatı denilen metin, Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde atılacak adımları belirliyordu.

Ülke seçime gidiyordu. 7 Haziranda yapılacak milletvekilleri seçimleriyle ilgili çalışmalar oldukça rahat bir ortamda geçiyordu. Sıkıntı yoktu!

17 Martta mecliste yapılan HDP grup toplantısı 3 kelimeyle bitti.

Selahattin Demirtaş “Sayın Erdoğan, HDP nefes aldığı sürece sen başkan olamazsın” dedi ve ardından üç kez, “Seni Başkan Yaptırmayacağız” diyerek kürsüden indi.

Bu konuşma toplumda büyük ses getirdi. Başkanlık konusunda tereddütleri/korkuları olan HDP’li veya değil, tüm insanlarda bir rahatlama yarattı.

Çünkü HDP seçim barajını aştığı takdirde, AKP’nin anayasayı değiştirmesi için gereken milletvekilini çıkarması mümkün olmayacaktı.

20 Martta, nevroz öncesi, Cumhurbaşkanı; Dolmabahçe mutabakatını kabul etmediğini, “haberim yoktu ve onaylamıyorum” cümleleriyle açıkladı. Bu açıklama, “seni başkan yaptırmayacağız” söylemine verilen bir karşılık gibiydi.

“Ben başkan olamazsam, senin de Dolmabahçe mutabakatın olmaz” demek gibiydi…

2015 Nevrozunda Abdullah Öcalan’ın uzunca bildirisi okundu.

Bu bildiride; “40 yıllık hareketimizin acılarla dolu geçen mücadelesi boşa gitmediği gibi aynen sürdürülemez bir aşamaya da varmış bulunmaktadır” deniliyor, silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçişin başlaması gerektiği vurgulanıyordu.

Kandil’deki yapılan görüşme ve toplantılardan da, “silahlı mücadelenin sonlandığı, ancak farklı tehlikeler (İŞİD vs)  göze alınarak silahın tümden bırakılamayacağı” söyleniyordu.

Duruma bakıldığında her şey yerli yerinde ve olumlu olup, hiçbir olumsuzluk görünmüyordu. Taraflar her konuda anlaşmış gibi duruyordu.

Ancak arkada kaynayan kazanın taşmak üzere olduğunu, özellikle de 40 yıldır silahlı ve siyasi mücadele yürüten KCK göremiyordu!

Umutla bakılan ancak herkesin tereddütle yaklaştığı, seçimlerde HDP’nin barajı aşma konusunda kesinlik yoktu.

AKP kanadında, anayasa değişikliği ve başkanlık sisteminin getirilebilmesi için 400 vekil beklentisi vardı. Bunun için tek yol, HDP’nin “seçim barajını” aşmamasıydı.

5 Haziranda, Diyarbakır HDP mitingine yapılan bombalı provokasyona ve 4 ölüm, 200 yaralıya rağmen, 7 Haziran seçimlerinin sonuçları tüm kesimler için şaşkınlık oldu.

HDP çevresinde “seçim barajını” aşmanın, AKP çevresinde alınan “hüsranın” şaşkınlığı vardı. “Başkanlık sistemi” hayal olmuş, imkânsızlaşmıştı. Şaşkınlık o kadar büyüktü ki her gün televizyonda gördüğümüz yüzler, birkaç gün ortalıkta görünemedi.

Mecliste başlayan hükümet kurma çalışmaları, adeta hükümet kurmama/kurdurmama çalışmalarına döndü. Hükümetin kurulması istenmiyor,, seçimin yenilenmesi için çalışılıyordu.

17 Temmuzda, Cumhurbaşkanı, Ukrayna gezisi dönüşünde, daha önce de vurgusunu yaptığı “Dolmabahçe mutabakatıyla” ilgili olarak; “Dolmabahçe mutabakatı ismini asla kabul etmiyorum. Bölücü terör örgütüne sırtını dayamış bir parti ile mutabakat asla yapılamaz.

HDP ile PKK arasında organik bağ elbette yok ama inorganik! Bağ var” açıklamasında bulundu.

Bütün çatışmaların altında yatan tek şey, “başkanlık sisteminin” imkânsız hale gelmesiydi…

20 Temmuzda, Suruç’ta yaşanan katliamda 34 insan hayatını kaybet.

Ülkede, 2013 Nevrozundan bu yana yaşanan huzur ortamı bozuluyordu. Düğmeye basılmıştı…

22 Temmuzda Ceylanpınar’da 2 polis, evlerinde, kafalarından vurulmuş halde ölü bulundu. Saldırı önce HPG tarafından, Suruç katliamına misilleme olarak üstlenilse de 2 gün sonra KCK tarafından yapılan açıklamada, saldırıyla ilgileri olmadığı, kendileriyle bağı olmayan yerel güçlerce yapılmış olabileceği söylendi. İş işten geçmiş, saldırının PKK tarafından yapıldığı medya tarafından topluma duyurulmuş, fitil ateşlenmişti. İstenen de buydu.

Çatışma ortamına hızla gidiliyor, karanlık günler ufukta görünmeye başlıyordu.

Çok önceleri söylentisi çıkan, 2014 sonlarında yapılan milli güvenlik konseyi toplantısında alınan karar gereği, “çökertme planı” devreye sokuluyordu.

16 Ağustosta ilk sokağa çıkma yasakları başladı. Yıkım başladı. Ölüm başladı. Karanlık başladı…

25 Ağustosta, KCK yürütme konseyi üyesi Duran Kalkan; HDP’nin “amasız silah bırakma” çağrısı için, “Siz ne yaptınız, neyi başardınız da bize çağrı yapıyorsunuz, Siyaset kurumu işledi de PKK mı engel oldu” diyerek, HDP’yi ağır bir şekilde eleştiriyordu.

HDP’nin seçim başarısını, Kürtlerle Türkiye’deki diğer güçlerin ilk defa yaptıkları güç birliğini, başarının temelindeki “Başkanlık sistemine” karşı ittifakı görmezden gelip, Hükümetin kurulamamasının, AKP’nin başarısızlığının, bilerek yaşatılan kargaşanın hesabını HDP’den çıkarmaya çalışıyordu. Oysa Kaosu yaratmak isteyenler belliydi/biliniyordu.

“Cizre’de bilançonun ağır olduğunu” söyleyen, “Bu düzeyde saldırı beklemiyorduk; yanılmışız, hata yapmışız.” Diyen de siz değil miydiniz?  “Düşmen gerçeğini tanımak önemli” derken, 1990 lı yıllarda yaşananları unutarak mı söylüyorsunuz? “Düşmen” dediklerinizi 40 yıldır tanıyamadınız mı?

Bu duruma bakarak; “silahların susması gerektiği söylendiği sıralarda, yaşanan acıların seviyesi bugünden az iken silahların susmasına karşı çıkanlar, bugün yaşananlar karşısında neden otururlar” diye sorma hakkımızı kullanabilir miyiz?

O gün “silahların susması” bu gün yaşananları engelleyebilir miydi?

Bugünlerin yaşanmasında hatanız yok mu?

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
3 gün önce
26 gün önce
248 gün önce
261 gün önce
269 gün önce
380 gün önce
412 gün önce
460 gün önce
520 gün önce
544 gün önce
562 gün önce
567 gün önce
604 gün önce
608 gün önce
628 gün önce
629 gün önce
642 gün önce
649 gün önce
652 gün önce
657 gün önce
660 gün önce
663 gün önce
665 gün önce
670 gün önce
677 gün önce
678 gün önce
679 gün önce
681 gün önce
684 gün önce
688 gün önce
702 gün önce
703 gün önce
709 gün önce
727 gün önce
734 gün önce
735 gün önce
737 gün önce
738 gün önce
740 gün önce
741 gün önce
742 gün önce
743 gün önce
744 gün önce
747 gün önce
754 gün önce
755 gün önce
756 gün önce
758 gün önce
765 gün önce
768 gün önce
769 gün önce
772 gün önce
BELEDİYE ÇALIŞMALARINDAN MEMNUN MUSUNUZ?

sanalbasin.com üyesidir

bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=