Lütfen bekleyin..

NAMİ TEMELTAŞ

2016 NEVROZUNA ÇOK AZ KALDI.

15 Mart 2016, 17:25 - Okunma: 1986

2013 nevrozunda başlayan çözüm/Barış sürecinin 25 Temmuz da başlayan sokağa çıkma yasaklarıyla bozulmasından sonra başlayan iç savaş hali devam ediyor.

Sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı her yaşam alanında asıl yok edilen “terör” değil, yaşamın ta kendisi. Kentler harabeye dönüşürken can çekişen yaşamı görmemek mümkün değil.

Bu noktaya nasıl gelindi?

İlk belirlememizi yapalım ki konu daha anlaşılır olsun. Bugün yaşanılan acıların temelinde sistemden çok “Başkanlık” isteği yatıyor.

Neden “Başkanlık” istendiği ise ayrı bir konu.

“Çözüm süreci” başladığı günlerden sonra gelinen noktaya kadar KCK adına yapılan açıklamalar içerisinde “Başkanlık sistemine” açıktan karşı duruş olmadı.

İmralı’dan da böyle bir karşı duruş sergilenmedi. Aksine “tartışılabilir” olduğu yönünde açıklamalarda bulunuldu.

Sıcak bakıldığı, tartışılabileceği, olumlu bulunursa kabul edilebileceği yönde izlenimler vardı. Bu açıklamalar siyasi manevralar da olabilir. Arka planlarını bilemeyiz.

Biz sadece gördüklerimiz, duyduklarımız üzerinden yorumlayabiliriz yaşamı.

Tarih, 28 Şubat 2015. Yer, Dolmabahçe. Hükümetten 4, HDP den 3 vekilin katıldığı basın açıklamasında, Abdullah Öcalan’ın 10 maddelik çözüm açılımı okundu.

Adına Dolmabahçe mutabakatı denilen metin, Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde atılacak adımları belirliyordu.

Ülke seçime gidiyordu. 7 Haziranda yapılacak milletvekilleri seçimleriyle ilgili çalışmalar oldukça rahat bir ortamda geçiyordu. Sıkıntı yoktu!

17 Martta mecliste yapılan HDP grup toplantısı 3 kelimeyle bitti.

Selahattin Demirtaş “Sayın Erdoğan, HDP nefes aldığı sürece sen başkan olamazsın” dedi ve ardından üç kez, “Seni Başkan Yaptırmayacağız” diyerek kürsüden indi.

Bu konuşma toplumda büyük ses getirdi. Başkanlık konusunda tereddütleri/korkuları olan HDP’li veya değil, tüm insanlarda bir rahatlama yarattı.

Çünkü HDP seçim barajını aştığı takdirde, AKP’nin anayasayı değiştirmesi için gereken milletvekilini çıkarması mümkün olmayacaktı.

20 Martta, nevroz öncesi, Cumhurbaşkanı; Dolmabahçe mutabakatını kabul etmediğini, “haberim yoktu ve onaylamıyorum” cümleleriyle açıkladı. Bu açıklama, “seni başkan yaptırmayacağız” söylemine verilen bir karşılık gibiydi.

“Ben başkan olamazsam, senin de Dolmabahçe mutabakatın olmaz” demek gibiydi…

2015 Nevrozunda Abdullah Öcalan’ın uzunca bildirisi okundu.

Bu bildiride; “40 yıllık hareketimizin acılarla dolu geçen mücadelesi boşa gitmediği gibi aynen sürdürülemez bir aşamaya da varmış bulunmaktadır” deniliyor, silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçişin başlaması gerektiği vurgulanıyordu.

Kandil’deki yapılan görüşme ve toplantılardan da, “silahlı mücadelenin sonlandığı, ancak farklı tehlikeler (İŞİD vs)  göze alınarak silahın tümden bırakılamayacağı” söyleniyordu.

Duruma bakıldığında her şey yerli yerinde ve olumlu olup, hiçbir olumsuzluk görünmüyordu. Taraflar her konuda anlaşmış gibi duruyordu.

Ancak arkada kaynayan kazanın taşmak üzere olduğunu, özellikle de 40 yıldır silahlı ve siyasi mücadele yürüten KCK göremiyordu!

Umutla bakılan ancak herkesin tereddütle yaklaştığı, seçimlerde HDP’nin barajı aşma konusunda kesinlik yoktu.

AKP kanadında, anayasa değişikliği ve başkanlık sisteminin getirilebilmesi için 400 vekil beklentisi vardı. Bunun için tek yol, HDP’nin “seçim barajını” aşmamasıydı.

5 Haziranda, Diyarbakır HDP mitingine yapılan bombalı provokasyona ve 4 ölüm, 200 yaralıya rağmen, 7 Haziran seçimlerinin sonuçları tüm kesimler için şaşkınlık oldu.

HDP çevresinde “seçim barajını” aşmanın, AKP çevresinde alınan “hüsranın” şaşkınlığı vardı. “Başkanlık sistemi” hayal olmuş, imkânsızlaşmıştı. Şaşkınlık o kadar büyüktü ki her gün televizyonda gördüğümüz yüzler, birkaç gün ortalıkta görünemedi.

Mecliste başlayan hükümet kurma çalışmaları, adeta hükümet kurmama/kurdurmama çalışmalarına döndü. Hükümetin kurulması istenmiyor,, seçimin yenilenmesi için çalışılıyordu.

17 Temmuzda, Cumhurbaşkanı, Ukrayna gezisi dönüşünde, daha önce de vurgusunu yaptığı “Dolmabahçe mutabakatıyla” ilgili olarak; “Dolmabahçe mutabakatı ismini asla kabul etmiyorum. Bölücü terör örgütüne sırtını dayamış bir parti ile mutabakat asla yapılamaz.

HDP ile PKK arasında organik bağ elbette yok ama inorganik! Bağ var” açıklamasında bulundu.

Bütün çatışmaların altında yatan tek şey, “başkanlık sisteminin” imkânsız hale gelmesiydi…

20 Temmuzda, Suruç’ta yaşanan katliamda 34 insan hayatını kaybet.

Ülkede, 2013 Nevrozundan bu yana yaşanan huzur ortamı bozuluyordu. Düğmeye basılmıştı…

22 Temmuzda Ceylanpınar’da 2 polis, evlerinde, kafalarından vurulmuş halde ölü bulundu. Saldırı önce HPG tarafından, Suruç katliamına misilleme olarak üstlenilse de 2 gün sonra KCK tarafından yapılan açıklamada, saldırıyla ilgileri olmadığı, kendileriyle bağı olmayan yerel güçlerce yapılmış olabileceği söylendi. İş işten geçmiş, saldırının PKK tarafından yapıldığı medya tarafından topluma duyurulmuş, fitil ateşlenmişti. İstenen de buydu.

Çatışma ortamına hızla gidiliyor, karanlık günler ufukta görünmeye başlıyordu.

Çok önceleri söylentisi çıkan, 2014 sonlarında yapılan milli güvenlik konseyi toplantısında alınan karar gereği, “çökertme planı” devreye sokuluyordu.

16 Ağustosta ilk sokağa çıkma yasakları başladı. Yıkım başladı. Ölüm başladı. Karanlık başladı…

25 Ağustosta, KCK yürütme konseyi üyesi Duran Kalkan; HDP’nin “amasız silah bırakma” çağrısı için, “Siz ne yaptınız, neyi başardınız da bize çağrı yapıyorsunuz, Siyaset kurumu işledi de PKK mı engel oldu” diyerek, HDP’yi ağır bir şekilde eleştiriyordu.

HDP’nin seçim başarısını, Kürtlerle Türkiye’deki diğer güçlerin ilk defa yaptıkları güç birliğini, başarının temelindeki “Başkanlık sistemine” karşı ittifakı görmezden gelip, Hükümetin kurulamamasının, AKP’nin başarısızlığının, bilerek yaşatılan kargaşanın hesabını HDP’den çıkarmaya çalışıyordu. Oysa Kaosu yaratmak isteyenler belliydi/biliniyordu.

“Cizre’de bilançonun ağır olduğunu” söyleyen, “Bu düzeyde saldırı beklemiyorduk; yanılmışız, hata yapmışız.” Diyen de siz değil miydiniz?  “Düşmen gerçeğini tanımak önemli” derken, 1990 lı yıllarda yaşananları unutarak mı söylüyorsunuz? “Düşmen” dediklerinizi 40 yıldır tanıyamadınız mı?

Bu duruma bakarak; “silahların susması gerektiği söylendiği sıralarda, yaşanan acıların seviyesi bugünden az iken silahların susmasına karşı çıkanlar, bugün yaşananlar karşısında neden otururlar” diye sorma hakkımızı kullanabilir miyiz?

O gün “silahların susması” bu gün yaşananları engelleyebilir miydi?

Bugünlerin yaşanmasında hatanız yok mu?

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
129 gün önce
142 gün önce
150 gün önce
261 gün önce
293 gün önce
341 gün önce
401 gün önce
425 gün önce
443 gün önce
448 gün önce
485 gün önce
489 gün önce
509 gün önce
510 gün önce
523 gün önce
530 gün önce
533 gün önce
538 gün önce
541 gün önce
544 gün önce
546 gün önce
551 gün önce
558 gün önce
559 gün önce
560 gün önce
562 gün önce
565 gün önce
569 gün önce
583 gün önce
584 gün önce
590 gün önce
608 gün önce
615 gün önce
616 gün önce
618 gün önce
619 gün önce
621 gün önce
622 gün önce
623 gün önce
624 gün önce
625 gün önce
628 gün önce
635 gün önce
636 gün önce
637 gün önce
639 gün önce
646 gün önce
649 gün önce
650 gün önce
653 gün önce

bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=