Lütfen bekleyin..

NAMİ TEMELTAŞ

2016 NEVROZUNA ÇOK AZ KALDI.

15 Mart 2016, 17:25 - Okunma: 2761

2013 nevrozunda başlayan çözüm/Barış sürecinin 25 Temmuz da başlayan sokağa çıkma yasaklarıyla bozulmasından sonra başlayan iç savaş hali devam ediyor.

Sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı her yaşam alanında asıl yok edilen “terör” değil, yaşamın ta kendisi. Kentler harabeye dönüşürken can çekişen yaşamı görmemek mümkün değil.

Bu noktaya nasıl gelindi?

İlk belirlememizi yapalım ki konu daha anlaşılır olsun. Bugün yaşanılan acıların temelinde sistemden çok “Başkanlık” isteği yatıyor.

Neden “Başkanlık” istendiği ise ayrı bir konu.

“Çözüm süreci” başladığı günlerden sonra gelinen noktaya kadar KCK adına yapılan açıklamalar içerisinde “Başkanlık sistemine” açıktan karşı duruş olmadı.

İmralı’dan da böyle bir karşı duruş sergilenmedi. Aksine “tartışılabilir” olduğu yönünde açıklamalarda bulunuldu.

Sıcak bakıldığı, tartışılabileceği, olumlu bulunursa kabul edilebileceği yönde izlenimler vardı. Bu açıklamalar siyasi manevralar da olabilir. Arka planlarını bilemeyiz.

Biz sadece gördüklerimiz, duyduklarımız üzerinden yorumlayabiliriz yaşamı.

Tarih, 28 Şubat 2015. Yer, Dolmabahçe. Hükümetten 4, HDP den 3 vekilin katıldığı basın açıklamasında, Abdullah Öcalan’ın 10 maddelik çözüm açılımı okundu.

Adına Dolmabahçe mutabakatı denilen metin, Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde atılacak adımları belirliyordu.

Ülke seçime gidiyordu. 7 Haziranda yapılacak milletvekilleri seçimleriyle ilgili çalışmalar oldukça rahat bir ortamda geçiyordu. Sıkıntı yoktu!

17 Martta mecliste yapılan HDP grup toplantısı 3 kelimeyle bitti.

Selahattin Demirtaş “Sayın Erdoğan, HDP nefes aldığı sürece sen başkan olamazsın” dedi ve ardından üç kez, “Seni Başkan Yaptırmayacağız” diyerek kürsüden indi.

Bu konuşma toplumda büyük ses getirdi. Başkanlık konusunda tereddütleri/korkuları olan HDP’li veya değil, tüm insanlarda bir rahatlama yarattı.

Çünkü HDP seçim barajını aştığı takdirde, AKP’nin anayasayı değiştirmesi için gereken milletvekilini çıkarması mümkün olmayacaktı.

20 Martta, nevroz öncesi, Cumhurbaşkanı; Dolmabahçe mutabakatını kabul etmediğini, “haberim yoktu ve onaylamıyorum” cümleleriyle açıkladı. Bu açıklama, “seni başkan yaptırmayacağız” söylemine verilen bir karşılık gibiydi.

“Ben başkan olamazsam, senin de Dolmabahçe mutabakatın olmaz” demek gibiydi…

2015 Nevrozunda Abdullah Öcalan’ın uzunca bildirisi okundu.

Bu bildiride; “40 yıllık hareketimizin acılarla dolu geçen mücadelesi boşa gitmediği gibi aynen sürdürülemez bir aşamaya da varmış bulunmaktadır” deniliyor, silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçişin başlaması gerektiği vurgulanıyordu.

Kandil’deki yapılan görüşme ve toplantılardan da, “silahlı mücadelenin sonlandığı, ancak farklı tehlikeler (İŞİD vs)  göze alınarak silahın tümden bırakılamayacağı” söyleniyordu.

Duruma bakıldığında her şey yerli yerinde ve olumlu olup, hiçbir olumsuzluk görünmüyordu. Taraflar her konuda anlaşmış gibi duruyordu.

Ancak arkada kaynayan kazanın taşmak üzere olduğunu, özellikle de 40 yıldır silahlı ve siyasi mücadele yürüten KCK göremiyordu!

Umutla bakılan ancak herkesin tereddütle yaklaştığı, seçimlerde HDP’nin barajı aşma konusunda kesinlik yoktu.

AKP kanadında, anayasa değişikliği ve başkanlık sisteminin getirilebilmesi için 400 vekil beklentisi vardı. Bunun için tek yol, HDP’nin “seçim barajını” aşmamasıydı.

5 Haziranda, Diyarbakır HDP mitingine yapılan bombalı provokasyona ve 4 ölüm, 200 yaralıya rağmen, 7 Haziran seçimlerinin sonuçları tüm kesimler için şaşkınlık oldu.

HDP çevresinde “seçim barajını” aşmanın, AKP çevresinde alınan “hüsranın” şaşkınlığı vardı. “Başkanlık sistemi” hayal olmuş, imkânsızlaşmıştı. Şaşkınlık o kadar büyüktü ki her gün televizyonda gördüğümüz yüzler, birkaç gün ortalıkta görünemedi.

Mecliste başlayan hükümet kurma çalışmaları, adeta hükümet kurmama/kurdurmama çalışmalarına döndü. Hükümetin kurulması istenmiyor,, seçimin yenilenmesi için çalışılıyordu.

17 Temmuzda, Cumhurbaşkanı, Ukrayna gezisi dönüşünde, daha önce de vurgusunu yaptığı “Dolmabahçe mutabakatıyla” ilgili olarak; “Dolmabahçe mutabakatı ismini asla kabul etmiyorum. Bölücü terör örgütüne sırtını dayamış bir parti ile mutabakat asla yapılamaz.

HDP ile PKK arasında organik bağ elbette yok ama inorganik! Bağ var” açıklamasında bulundu.

Bütün çatışmaların altında yatan tek şey, “başkanlık sisteminin” imkânsız hale gelmesiydi…

20 Temmuzda, Suruç’ta yaşanan katliamda 34 insan hayatını kaybet.

Ülkede, 2013 Nevrozundan bu yana yaşanan huzur ortamı bozuluyordu. Düğmeye basılmıştı…

22 Temmuzda Ceylanpınar’da 2 polis, evlerinde, kafalarından vurulmuş halde ölü bulundu. Saldırı önce HPG tarafından, Suruç katliamına misilleme olarak üstlenilse de 2 gün sonra KCK tarafından yapılan açıklamada, saldırıyla ilgileri olmadığı, kendileriyle bağı olmayan yerel güçlerce yapılmış olabileceği söylendi. İş işten geçmiş, saldırının PKK tarafından yapıldığı medya tarafından topluma duyurulmuş, fitil ateşlenmişti. İstenen de buydu.

Çatışma ortamına hızla gidiliyor, karanlık günler ufukta görünmeye başlıyordu.

Çok önceleri söylentisi çıkan, 2014 sonlarında yapılan milli güvenlik konseyi toplantısında alınan karar gereği, “çökertme planı” devreye sokuluyordu.

16 Ağustosta ilk sokağa çıkma yasakları başladı. Yıkım başladı. Ölüm başladı. Karanlık başladı…

25 Ağustosta, KCK yürütme konseyi üyesi Duran Kalkan; HDP’nin “amasız silah bırakma” çağrısı için, “Siz ne yaptınız, neyi başardınız da bize çağrı yapıyorsunuz, Siyaset kurumu işledi de PKK mı engel oldu” diyerek, HDP’yi ağır bir şekilde eleştiriyordu.

HDP’nin seçim başarısını, Kürtlerle Türkiye’deki diğer güçlerin ilk defa yaptıkları güç birliğini, başarının temelindeki “Başkanlık sistemine” karşı ittifakı görmezden gelip, Hükümetin kurulamamasının, AKP’nin başarısızlığının, bilerek yaşatılan kargaşanın hesabını HDP’den çıkarmaya çalışıyordu. Oysa Kaosu yaratmak isteyenler belliydi/biliniyordu.

“Cizre’de bilançonun ağır olduğunu” söyleyen, “Bu düzeyde saldırı beklemiyorduk; yanılmışız, hata yapmışız.” Diyen de siz değil miydiniz?  “Düşmen gerçeğini tanımak önemli” derken, 1990 lı yıllarda yaşananları unutarak mı söylüyorsunuz? “Düşmen” dediklerinizi 40 yıldır tanıyamadınız mı?

Bu duruma bakarak; “silahların susması gerektiği söylendiği sıralarda, yaşanan acıların seviyesi bugünden az iken silahların susmasına karşı çıkanlar, bugün yaşananlar karşısında neden otururlar” diye sorma hakkımızı kullanabilir miyiz?

O gün “silahların susması” bu gün yaşananları engelleyebilir miydi?

Bugünlerin yaşanmasında hatanız yok mu?

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
44 gün önce
58 gün önce
176 gün önce
184 gün önce
207 gün önce
261 gün önce
429 gün önce
442 gün önce
450 gün önce
561 gün önce
593 gün önce
642 gün önce
701 gün önce
725 gün önce
744 gün önce
748 gün önce
785 gün önce
789 gün önce
809 gün önce
810 gün önce
823 gün önce
830 gün önce
833 gün önce
838 gün önce
841 gün önce
844 gün önce
846 gün önce
851 gün önce
858 gün önce
859 gün önce
860 gün önce
862 gün önce
865 gün önce
869 gün önce
883 gün önce
884 gün önce
890 gün önce
908 gün önce
915 gün önce
916 gün önce
918 gün önce
919 gün önce
921 gün önce
922 gün önce
923 gün önce
924 gün önce
925 gün önce
928 gün önce
935 gün önce
936 gün önce
937 gün önce
939 gün önce
946 gün önce
949 gün önce
950 gün önce
953 gün önce

bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=