Ana içeriğe geç

Bir ülke kendi toprağına neden bunu yapar?

T24 yazarı ve Batmanlı hemşehrimiz dünyaca ünlü sanatçı Ahmet Güneştekin, kaleme aldığı son köşe yazısında Türkiye’nin doğal zenginlikleri ile çevre kirliliği arasındaki çelişkiye dikkat çekti.

Bir ülke kendi toprağına neden bunu yapar?

Gönüllülerin doğadaki çöpleri topladığı görüntülerden yola çıkan Güneştekin, “Bir ülke kendi toprağına neden bunu yapar?” sorusunu yöneltti. Doğanın yeniden satın alınamayacağını ve bazı çevresel tahribatların geri dönüşünün mümkün olmadığını belirten Güneştekin, gelecek nesillere nasıl bir ülke bırakılacağının sorgulanması gerektiğini ifade etti.


Bir ülke kendi toprağına neden bunu yapar?

Modern hayat bize neredeyse her şeyin yeniden satın alınabileceğini öğretti. Telefon bozulur, yenisini alırsınız. Araba eskir, değiştirirsiniz. Ev yıkılır, yeniden yapılır. Ama bir gölü yeniden satın alamazsınız. Bir ormanı sipariş veremezsiniz. Bir ekosistemi kredi kartıyla geri getiremezsiniz.

Belki bu yazı Türkiye’deki bir magazin haberinin gördüğü ilgiyi görmeyecek.

Bir influencerın kalçasına yaptırdığı dolgu, bir ünlünün yüzünü gerdirmesi, dudaklarını değiştirmesi, saçını başka bir renge boyatması daha fazla okunacak, daha fazla paylaşılacak. Kimin kiminle tatile çıktığı, hangi restoranda yemek yediği, ne giydiği belki daha çok merak edilecek.

Ama ben bugün başka bir şeyi merak ediyorum.

Son zamanlarda sosyal medyada karşıma sık sık benzer görüntüler çıkıyor.

Ellerinde çöp torbalarıyla sahilleri, ormanları, yol kenarlarını temizleyen gönüllü insanlar… Kimisi saatlerce plastik şişe topluyor, kimisi piknikçilerin geride bıraktığı çöpleri, kimisi denizin kıyıya taşıdığı atıkları.

Ve çoğunun yüzünde aynı ifade var: Yorgunlukla karışmış haklı bir öfke.

İsyan ediyorlar.

Haklılar da.

Çünkü insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Bir insan neden hiç tanımadığı başka bir insanın doğaya bıraktığı çöpü toplamak zorunda kalsın?

Daha da acısı, bu insanlar aslında çevreyi temizlemiyor. Bizim arkamızdan topluyorlar. Bizim sorumsuzluğumuzu, umursamazlığımızı, doğayla kurduğumuz hoyrat ilişkinin izlerini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Birinin yere attığını başka biri eğilip alıyor.

Bence o görüntülerde asıl utanması gereken, çöp torbasını elinde taşıyan insan değil; onu o torbayı doldurmak zorunda bırakan toplumdur.

İşte tam da bu görüntülere bakarken insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor:

Bir ülke kendi toprağına neden bunu yapar?

Denizini kirletir, ormanını yok eder, suyunu zehirler, toprağını betonla kaplar ve sonra bütün bunların karşısında nasıl bu kadar sessiz kalabilir?

Türkiye çok güzel bir ülke.

Bunu bir turizm sloganı olarak söylemiyorum.

Yaklaşık 25 yıl boyunca Türkiye’yi karış karış dolaştım. Sanat çalışmalarım ve saha araştırmalarım için bütün bölgelerini, illerini, ilçelerini, on binlerce köyünü adım adım gezdim. Bu ülkenin coğrafyasını sadece haritalardan değil; yollarından, dağlarından, köylerinden, insanlarından tanıdım. Hikayelerini dinledim, tarihsel zenginliğine, kültürel katmanlarına ve olağanüstü doğasına yerinde tanıklık ettim.

Bu yüzden gönül rahatlığıyla söylüyorum:

Türkiye gerçekten çok güzel bir ülke. Üstelik çoğu zaman kıymetini yeterince bilmediğimiz kadar güzel.

Bu topraklarda birkaç saatlik yolculukla bambaşka iklimlere, bambaşka coğrafyalara ulaşabiliyorsunuz. Denizler, göller, nehirler, ormanlar, dağlar, ovalar, vadiler…

Dünyanın pek az ülkesine nasip olmuş büyük bir doğal zenginliğin üzerinde yaşıyoruz.

Ama insan bazen sahip olduğu şeyin kıymetini ancak kaybetmeye başladığında anlıyor.

Biz galiba tam olarak bunu yaşıyoruz.

Bir sahile gidiyorsunuz; plastik şişeler, poşetler, sigara izmaritleri…

Bir ormana giriyorsunuz; piknikten kalan çöpler…

Bir yol kenarından geçiyorsunuz; molozlar…

Bir dereye bakıyorsunuz; rengi değişmiş.

Denize bakıyorsunuz; kıyıya vurmuş atıklar.

Sonra bütün bunları sanki doğanın kendi problemiymiş gibi seyrediyoruz.

Oysa kirlettiğimiz şey dışımızdaki bir dünya değil.

Kendi yaşam alanımız.

Denize attığımız plastik bir gün yeniden soframıza geliyor. Toprağa bıraktığımız zehir gıdaya karışıyor. Kirlettiğimiz suyu yine biz içiyoruz. Kestiğimiz ağacın gölgesini bir gün yine biz arıyoruz.

Doğa bizden intikam almıyor.

Biz kendi yaptıklarımızın sonucuyla karşılaşıyoruz.

Asıl şaşırtıcı olan ise Türkiye’de çevre kirliliğinin artık bizi yeterince şaşırtmaması.

Bir dere siyah aktığında birkaç gün konuşuyoruz. Bir sahil çöple dolduğunda fotoğrafını çekiyoruz. Bir orman yok olduğunda sosyal medyada üzülüyoruz.

Sonra hayat devam ediyor.

Bence asıl tehlike tam burada başlıyor:

Kirliliğe alışmak.

Çirkinliğe alışmak.

Kaybetmeye alışmak.

Çünkü insan alıştığı şeye bir süre sonra itiraz etmeyi bırakıyor.

Bir toplumun çevreyle ilişkisi, aslında o toplumun kendisine duyduğu saygının da göstergesidir.

İnsan yaşadığı sokağı kirletiyorsa, piknik yaptığı ormana çöpünü bırakıyorsa, denize atık dökmeyi normal görüyorsa mesele artık sadece çevre meselesi değildir.

Bu bir kültür meselesidir.

Bir eğitim meselesidir.

Bir vicdan meselesidir.

İşin bir başka ironik tarafı da hayvanlarla kurduğumuz ilişkide ortaya çıkıyor.

Bugün hijyen gerekçesiyle birçok restoran ve kafeye evcil hayvan kabul edilmiyor.

Peki hijyen konusunda gerçekten bu kadar hassas mıyız?

Bugün gastronomide tuhaf bir keşmekeş yaşıyoruz. Bileğinden dirseğine kadar terli kolunu havaya kaldırıp tuzu yemeğin üzerine serperek şov yapan birinin o tabağa neler serptiğini pek sorgulamıyoruz. Plastik kesme tahtalarında doğranan etleri, sebzeleri, mutfakların gerçek hijyenini, servis koşullarını çoğu zaman merak etmiyoruz.

Ama kapıda bir köpek görünce birden hepimiz hijyen uzmanına dönüşüyoruz.

İroni de tam burada.

Bir köpek piknik yaptıktan sonra plastik tabağını ormanda bırakmıyor.

Bir kuş su şişesini denize atmıyor.

Bir kedi dereye kimyasal atık boşaltmıyor.

Bir hayvan yaşadığı ormanı betonla kaplamıyor.

Doğayı bu ölçekte kirleten canlı insan; ama temizlik adına kapının dışında bıraktığımız canlı hayvan.

Bundan daha büyük bir çelişki olabilir mi?

Elbette kamu yönetiminin çok büyük sorumluluğu var.

Denetim yapmak, yaptırım uygulamak, arıtma tesislerini çalıştırmak, kıyıları korumak, plansız yapılaşmanın önüne geçmek, ormanları ve su havzalarını savunmak kamunun görevidir.

Çevreyi kirletmenin gerçek bir bedeli olmadığı sürece sadece insanlardan iyi niyet bekleyerek bu sorunu çözemeyiz.

Ama her şeyi devletten bekleyerek de bu işin içinden çıkamayız.

Çünkü çevre kültürü evde başlar.

Çocuğun elindeki ambalajı yere atmamasıyla, bir işletmenin maliyet düşürmek uğruna atığını dereye bırakmamasıyla, bir fabrikanın bacasından çıkan dumanın hesabını vermesiyle, bir belediyenin çöp toplamaktan öte geri dönüşüm politikası üretmesiyle başlar.

Ve bir vatandaşın “Nasıl olsa biri temizler” dememesiyle.

Bence en tehlikeli cümlelerden biri tam da bu:

Nasıl olsa biri temizler.

Kim?

Denizi kim temizleyecek?

Kirlenen yeraltı suyunu kim geri getirecek?

Kesilen yüz yıllık ağacı kim yerine koyacak?

Bazı zararların geri dönüşü yok.

Modern hayat bize neredeyse her şeyin yeniden satın alınabileceğini öğretti.

Telefon bozulur, yenisini alırsınız.

Araba eskir, değiştirirsiniz.

Ev yıkılır, yeniden yapılır. Ama bir gölü yeniden satın alamazsınız.

Bir ormanı sipariş veremezsiniz.

Bir ekosistemi kredi kartıyla geri getiremezsiniz.

Belki çevre meselesine tam da buradan bakmamız gerekiyor.

Doğayı sahip olduğumuz bir mülk gibi değil, bize emanet edilmiş bir miras gibi düşünmek.

Çünkü bu ülke sadece bugün yaşayanların değil.

Bizden sonra yaşayacak çocukların da ülkesi.

Onlara ne bırakacağız?

Daha fazla bina, daha fazla yol, daha fazla alışveriş merkezi mi?

Yoksa temiz bir deniz, içilebilir su, nefes alınabilir bir hava ve gölgesinde oturabilecekleri ağaçlar mı?

Bir ülkenin gelişmişliği sadece kaç kilometre otoyol yaptığıyla, kaç bina diktiğiyle ölçülemez.

Temiz bir sokak medeniyettir.

Korunmuş bir orman medeniyettir.

Kirletilmemiş bir deniz medeniyettir.

Bir hayvanın, bir ağacın, bir derenin yaşam hakkını korumak medeniyettir.

Bunun için her zaman büyük laflara gerek yok.

Bazen bir çöpü yere atmamakla, bir ağacı kesmemekle, yanlış yapılan bir projeye itiraz etmekle, gördüğümüz kirliliğe sessiz kalmamakla başlar.

Çünkü ben asıl bu sessizliği anlamıyorum.

Bir insan yaşadığı yeri neden kirletir?

Bir toplum kendi suyuna, toprağına, denizine neden bu kadar hoyrat davranır?

Ve bir ülke kendi geleceğinin gözlerinin önünde kirlenmesine nasıl sessiz kalır?

Belki önce bu soruları kendimize sormalıyız.

Çünkü bugün yere attığımız şey sadece bir plastik şişe değil.

Kirlettiğimiz şey sadece bir sahil, bir orman ya da bir dere de değil.

Biz, çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir ülkeyi kirletiyoruz.

Ve bir gün onlar bize dönüp,

“Bize neden böyle bir ülke bıraktınız?”

diye sorduklarında, verecek bir cevabımız olmalı.

 

 

 

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın
Daha fazla yükle