34. Kurşun: Garzan Ananın sönmeyen ateşi

34. Kurşun: Garzan Ananın sönmeyen ateşi

Zamanın teğet geçtiği, kayaların acıyı emip rengini katrana kestiği o şom gecede, Muğla’nın üzerine çöken yalnız gökyüzünün karanlığı değildi; kalleşliğin ve pusunun soğuk gölgesiydi.

Yıllar önce Van Özalp’te, Mustafa Muğlalı’nın emriyle 33 can toprağa serilmiş, feryadı dağları taşları inletmişti. O gün adı 33. Kurşun konan o amansız sızı, bu kez tefessüh etmiş bir zaman kırılmasında Garzanlı Necla Ananın göğsüne tecellî ediyordu. Yılların ötesinden kopup gelen soğuk bir namlu, bu kez Muğla’nın orta yerinde Garzan’ın bağrını vurmuştu. Muğla’da sıkılan o son kahpe pusuda, kurşun Garzan’a, Necla Ananın ciğerine saplanmıştı.

O artık yalnızca bir ana değil, yüreğinde fırtınalar kopan, ağıdı göğe yükselen Garzan Ana idi.

O Gece, zamanın ve mekânın perdesi aralandı. Şerzan’ın başucuna, rüzgârın kanatlarına tutunmuş dört melek indi. Şerzan; gözleri şahin, bakışları bir halkın özgürlük sevdası kadar berrak o yiğit fidan, taze bir bahar dalı gibi uzanmıştı yerde. Bir yanda yüreği yangın yeri olan Garzan Ana Necla, diğer yanda acıyı bir dağ gibi omzunda taşıyan, dik duruşundan taviz vermeyen Baba Ömer (Mehmet) ve geride boynu bükük ama gururlu iki fidan: Şervan ile Serdar...

Meleklerin Kelamı ve Hakikatin Mührü

Gecenin zifirinde ilk sözü Cebrail aldı. Vahyin ve Hakikatin Sesi, Garzan Ananın gözlerinin içine bakarak fısıldadı:

“Suskunluğun koynunda saklanan hakikati getirdim size. Şerzan, yalnız bir beden değildi; bu toprakların alnındaki en aydınlık yazıydı. Sizin o şahin bakışlı yiğidiniz kahpeliğin gölgesinde sönmedi, karanlığın ortasında tutuşturulmuş bir meşale oldu. Gökyüzü şahittir ki; kahramanların adı toprağa gömülmez, zamanın hafızasına kazınır. Ağlamayın, çünkü onun düşleri göğün en yüksek katında yankılanıyor”

Ardından süzüldü Azrail. Ayrılığın ve Onurun Şahidi, Şerzan’ın cansız bedenini sarmalarken babanın elini tuttu:

“Ben canları alan değil, o canları sonsuzluğun mertebesine taşıyanım. Şerzan’ı alırken elim titredi, çünkü o yaşamaya, bahara âşıktı. Sokakların arkasına saklanan o zalim eller, bir genci değil, bir halkın geleceğini hedef aldılar. Ama bilesiniz ki ben, Şerzan’ın ruhunu alırken bir utanç değil, bir onur perdesi örttüm üzerine. O, başı dik geldi, şahin gözleriyle zalimin yüzüne bakarak gitti. Onun direnişi ölüme değil, ölümsüzlüğe atılan bir adımdı”

Mikail, doğanın ve yarım kalan baharların feryadıyla eğildi Garzan Ananın dudaklarına:

“Ey acının denizinde boğulan ana! Senin gözünden akan her damla yaş, baharı geciktiren bir ah’tır. Şerzan’ın kanı Muğla’nın kaldırımlarına aktığında, gökyüzü bulutlarını kararttı, dağlar rüzgârını kesti. Bir evladın toprağa düşüşü, doğanın en mahzun ağıtıdır. Ama söz olsun ki; o kanın aktığı yerlerde fidanlar yeşerecek, toprağa düşen her fidan geleceğin gür çığlığı olacak”

Ve İsrafil, elindeki suru göğe kaldırıp gururla duran babaya, Şervan’a ve Serdar’a baktı:

“Metin olun… Şerzan’ın yarım kalan türküsü yarıda kalmayacak. Yurtsever devrimci gençliğin o yılmaz öncüsü, devasa bir adaletin bayrağıdır artık. Kıyamet, zalimler için kopacak; vicdanı kuruyanlar, bir ananın ciğer acısında boğulacak. Bu mahzun coğrafyada barışın rüzgârı estiğinde, Şerzan’ın gülücüğü o aydınlık sabahın ilk güneşi olarak doğacak”

Garzan Ananın Ağıdı ve Babanın Vakur Yanıtı

Meleklerin kelamı bittiğinde, odadaki o ağır sessizlik Garzan Ananın (Necla) ciğerinden sökülen feryatla yarıldı. Bir ana, evladının kanıyla yıkanmış toprağa sarılır gibi sarıldı geceye:

 Garzan Ana (Necla): “Ciğerimden bir parça koparıldı benim… Hangi cennet kokusu, Şerzan’ımın, şahin bakışlımın kokusunu tutabilir? Kürsülerde, sokaklarda barışı haykıran dilini kestiler! 33 kurşun yetmedi mi ki, 34. kurşunu gelip benim bağrıma, Garzan’ın ortasına sıktılar? Ben anam… Yüreğime taş bastım ama gözümün yaşı dinmez. Bu topraklara barış gelmedikçe benim koynum soğuk, baharım yarım kalacak!”

Söz sırası, Ağrı ovasından Xiro köyüne uzanan köklü Hazbanî mirasının, Mala Mahmo’nun ve o vakur duruşun temsilcisi babaya geldi. Bacaklarının arasında duran diğer oğulları Şervan ve Serdar’ın başını okşadı, gözlerini gecenin katranına dikti:

Baba (Mehmet / Ömer): “Biz evladımızı kinle, nefretle büyütmedik. O, Serhat’tan Garzan’a, Garzan’dan Muğla’ya uzanan bir adalet sevdalısıydı; kalbinde insan sevgisinden başka bir şey taşımadı. Omzumdaki bu yük sadece bir evladın tabutu değil, bu ülkenin vurulan, eksilen geleceğidir. Yine de haykırıyorum; başka analar ağlamasın, başka Şerzanlar, Şervanlar, Serdarlar devrilmesin! Şerzan’ın anısı, adalet ve özgürlük mücadelemizin sönmeyecek meşalesidir”

Dört meleğin şahitliğinde, Muğla’nın soğuk gecesinden gökyüzüne tek bir çığlık yükseldi; dağları aştı, Garzan Ovası’nı dolandı ve tarihin yapraklarına mühürlendi:

“Hawwaaar!”

34. Kurşun toprağa değil, tarihin utanç sayfasına saplandı.

Şerzanlar ölmesin…

Ozan’lar kurban gitmesin…

Şahin bakışlı gençler toprağın koynuna değil, hayatın gür akan coşkun nehirlerine karışsın.

Ve bu coğrafyada hiçbir bahar bir daha yarım kalmasın…


 Şerzan Kurt’un Avukatı Mehmet Bayraktar….

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ