En kaba tanımla kıraathanelerin, sosyalleşme mekânları oldukları söylenebilir. Nitekim kıraathaneler, ortaya çıkmaya başladığı tarihten itibaren toplumsal ilişkilerin şekillenmesinde önemli bir sosyal dürtü alanları olmuşlardır (Ergül, 2017, s. 113). Dolayısıyla, kıraathaneler için, aynı zamanda toplumsal dönüşümleri yansıtan bir mekân özelliği taşıdıklarını söylemek güç değildir.
Kıraathanelerin, Tarihsel süreç içerisinde, mekân tipolojisinden tutun iktidarın değişen siyasi özelliğine bağlı olarak (belki) birçok açıdan değişim izlediği bilinir. Bu değişime rağmen kıraathanelerin zamanla değişmeyen özelliği ise erkek müşteri ağırlıklı bir karakterde devam etmiş olduğu gerçeğidir. Söz konusu mekânların, bu karakterde musırr olmasının kültürel, ekonomik ve politik nedenlerini öngörmekle beraber, bu mekânların, özellikle erkekler için, eğlence ve fikir üretim alanlarını icat etmesine ilişkin, önemli bir konfor sahasına dönüştüğünü gözlemleyebiliriz.

BATMAN, Her ne kadar, bir nam ifadesi olarak ‘’petrol’’ sözcüğüyle ünlenmiş olsa da, hemen hemen her ayrılık sonrasında, bir kebapçı ve güzellik salonu bitişiğinde veya bir siyasi parti toplantısı çıkışında karşılaşılabilecek yüzlerce kıraathanesiyle de dikkat çekiyor. Ancak, bu mekânların gündelik yaşam içerisinde; bir buluşma adresi olarak gösterilmesinin ötesinde, bu durumu odağına alan bilimsel çalışmaların sayısı ise yok denecek kadar azdır.
Burjuva tecrübesi dışında kamusal bir mekân olarak Batman kıraathanelerini incelemeye alan, Gülsüm Hekimoğlu’nun Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisinde yayımlanan, ‘’Batman Kıraathaneleri’’ başlığını taşıyan makalesi, sözü edilen azlık kategorisi içerisinde gösterilebilir. Hekimoğlu’nun Jürgen Habarmas’ın ‘’Kamusallığın Yapısal Dönüşümü’’ adlı siyaset teorisi çalışmasından ve kamusal alanlar/mekânlar fikrinin diğer önemli kuramcılarından esin alarak tartışmaya açtığı, ‘’Bu alan; bir araya gelebilen, kısıtlanmamış bir tarzda konuşan, kanaatlerini ifade eden, tartışan ve yayınlayabilen bireylerin kamusal bir gövde oluşturabildiği bir alandır.’’ İddiasını, içerden/kıraathanelerden, kentin/dışarının içinde olduğu toplumsal meseleleri kavramanın önemine bir vurgu olarak kabul edebiliriz.
Gelelim söz konusu mekânlarda bir tartışmanın içeriği olarak karşımıza çıkan ve aynı zamanda bu yazının merkezinde vurgulanan meseleye ve bu meselenin tartışıldığı mekâna.
***
Kıraathane: Nezir’s Tea
Bugün iki bin yirmi beşin ilk ayı, yirmi dördüncü günü. Batman.
Burada Nezir ile ilk tanışmam ve onun ilk çayını içmem üzerinden yaklaşık bir hafta geçmiş olacak.
‘’Bir yerde duymuştum.’’ Diyor Nezir. Yan masadan kendisine gelen bir sipariş, birkaç saniyeliğine, konuşmasını bölüyor, ‘’Nezir Abi ikisi açık olsun!’’
Ellerini masadan çekmeden, yarı kalkar durumda tutuyor gövdesini ve bana dönüyor tekrar, ağzının içine çöken yanaklarıyla o an Nezir, nedense bir çaresizlik görseline konu oluyor gözümde ve ‘’İnsanlar yaşama bir adillik sözleşmesi imzalayarak başlamıyor.’’ Diye tamamlıyor sözlerini. Bu durumun kabulü üzerinden başlayan, gelişen ve bir sona varan hayatın, Nezir için de aynı temellükü göstermekten çekinmediğini anlayabiliyorum.
Kıraathaneye girişte göze çarpan ilk şey kasanın arkasındaki duvarda asılı olan, büyütülmüş bir futbol takımı resmi ve hemen yanında duran, ağzında sigarasıyla Yılmaz Güney posteri olacaktı, şayet içerdeki yoğun sigara dumanından ve sıcaktan gözlüğümün camına düşen ilk şey buğu olmasaydı.
Nezir kendi hikâyesine şu sözlerle başlıyor: ‘’Ayaktakilerden, soldan say Vahap Hoca, dördüncüsü benim’’
Ancak hikâyesi kısaca şöyle özetlenebilir: Bacak lifi kopar. Spora dönemez. Evlenir. İki kız çocuğu olur. Sol bir partiye oy verir; Ortadoğu haberleri... Gelecek kaygısı... Kıraathane…
***
Mesele: Ortadoğu’da Barışın İmkânı Üzerine
Ortadoğu, birçok kadim etnik grubun ve inancın birlikte yaşadığı bir coğrafyayı kendi tanımı içine alır.
Bu durum kimileri için burada yaşanan çatışmaların temel sebebiyken, kimileri için barışın sürdürülmesinde önemli bir imkân olarak kabul görür.
Burada temel amaç Ortadoğu barışı meselesi üzerine beylik laflar etmek değil elbette, ancak yukarıda ismi geçen mekânda tartışılanlara tanıklık etmektir. Zira Ortadoğu halkları ve nihayetinde Ortadoğu barışı üzerine konuşmak ve akabinde fikir üretmeye çalışmak -meseleyi arkeolojik bir olgu olarak ele almadan- bu alana dair tarihi ve kültürel yetkinlikte doyuma ulaşmanın farkındalığını gerektirir.
Bu sebeple politik bir mefhum olarak Ortadoğu’yu tanımlamanın ancak Batı’nın (Amerika dâhildir) dış politikalarını anlamak ve iyi gözlemlemekle mümkün olacağına dair hassasiyetimi koruyorum.
Söz konusu meseleyi basit bir mezhepsel çatışmalar ağı içerisinde düşünmek yerine, Nezir’s Tea kıraathanesinde Ortadoğu’da barış meselesini inanç terimleri ötesinde tartışan toplumsal-seküler bir damar olduğunu görmek olasıdır.
Konu karşımdaki masada oturan üç kişi arasında tartışılıyor. Sol kolunu sandalyenin arkasından sarkıtan kırklı yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim tartışmacı hışımla öne eğiliyor ve sesini alçaltarak, ‘’Ortadoğu’da barışın imkânları üzerine konuşuyoruz Selim! İsrail ve Amerika ikilisini konuşmadan mümkün mü hiç?’’ Diyor daha önce kendisine yöneltilmiş bir soruya cevap vermek ister gibi. ‘’Mümkündür Hocam!’’ diye kesiyor lafını Selim. Parmak uçlarında döndürdüğü kalemi düşürüyor masanın üstüne. Kalemi almadan devam ediyor sözlerine. Ben ise önümdeki not defterine, Selim’in konuştuklarından, ancak şunları yetiştirebiliyorum:
‘’Amerika ve İsrail Ortadoğu barışı inşasında önemli aktörler bu yüzden onları göz ardı eden veya tanımadan okunan her barış bildirgesi eksiktir biraz. Durumu, her bir Ortadoğuluyu birer fedai görmekten tutup, gerçeklik zeminine taşımak istiyorsak, yapılması gereken budur. Fakat bu ikiliyi salt baş aktörler olarak görmek… Eleştirdiğim nokta bu…’’
Uzun bir sessizlik giriyor araya. Bir anda kıraathaneye, baştan aşağıya siyah paltosuyla giren müşteriye dönüyor yüzler. Sessizlik biraz daha uzuyor. Son konuşmanın ardından Ötekisi, ‘‘su ister misiniz? Ben bir çay isteyecem.’’ Demekle yetiniyor sadece.
‘’Bak… Mesela…’’ diyor konuşması yarım kalan Selim -elindeki telefondan bir şey gösteriyor masada oturanlara-
‘’işte… Adamın yemin töreninden bir görsel… Yanındakiler; Elon Musk ve Jeff Bezos. Bu, hesaba Ortadoğu’yu katmadan yeni bir gelecek kurma girişimidir. Bu insanlardaki güç ve iktidar kavramları da, soğuk savaş döneminin gazete başlıkları da, değişiyor artık… Velhasıl, demek istediğim, burada yaşayan halkların kendi kültür ve ekonomik dinamiklerine dönmekten ve birbirlerinin baraj sularına ve tarihine saygı duymaktan başka çareleri yok.’’
Diyerek bitiriyor sözlerini. Masadan ilk ayrılan üzerindeki şişme montuyla Hoca (Selim öyle seslenmişti) oluyor. Çay parasını ödemek için kasaya uğramadan kıraathane çıkışına gitmesinden anlıyorum ki kendisine gelen telefon önemli. Selim masanın üzerine dağılmış kâğıt parçalarını toplarken ki süre içinde, öteki ile aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:
Selim: ‘’Ortadoğu’ya cehennem diyoruz ya, doğrudur! Sırf ölü sayısının çokluğundan değil he! Daha geçenlerde bir sanat ve kültür merkezine saldırmışlar… Sokak sanatçılarına tahammül yok… Bunun arkasında çirkin bir düşünce var…’’
Öteki: ‘’bu kalem Nezir’in miydi? Nezir abi bu kalem senin miydi?’’
Kıraathanelerde sohbete konu olan çok az mesele bir sonuca kavuşur, nihayetinde herkes kendi evine dönmek için buradadır çünkü.
Tarihin belki en eski meselesi ‘’Ortadoğu’da Barışın İmkânı’’ konusuna gelince; yarın, belki başka bir kıraathanede, bir okey ya da iskambil oyunu masasında, konuşulmaya devam edecektir muhakkak.
Notlar:
1) Bu yazı, Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle yayın yapan Çavdêrî Podcast'in "Yek Qireatxane, Yek Mesele (1): Nezir's Tea û İmkanên Aşitiyê li Rojhilata Navîn" başlıklı bölümünün Türkçe çevirisidir.
2) Çünkü bu yazı aynı zamanda Batmanlı Türkçe okura da ulaşma kaygısı taşımaktadır.
Kaynakça:
Ergül, S. T. (2017). Kahveden AVM’ye: Türk şairlerinin buluşma mekânları. Monograf: Edebiyat Eleştirisi Dergisi, (7), 109-135.
Hekimoğlu, G. (2020). Batman kıraathaneleri. Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, (43), 379-404.