Engin Okuducu
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen ve zeytinlik alanlarda madencilik faaliyetlerine izin veren düzenleme, yalnızca bir yasa değişikliği değil, toprağın hafızasına, doğanın onuruna ve halkın geleceğine açılmış bir cephedir. Bu karar, yüzyıllardır barışın simgesi olan zeytin dalını kopartmayı hedefleyen, birinci doğaya ve onun bağrında yükselen ikinci doğaya aynı anda yönelen çok katmanlı bir saldırıdır. Sorun yalnızca ağaçların kesilmesi ya da bir tarım alanının daha maden sahasına çevrilmesi değildir; asıl mesele, insanla doğa arasındaki tarihsel ilişkiyi, barışla uygarlık arasındaki bağı kopartma çabasıdır. Oysa bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla enerji değil, daha fazla adalet; daha çok maden değil, daha çok barıştır.
Zeytin ağacı, sadece meyve veren bir bitki değil, aynı zamanda insanlığın mitolojik ve kültürel belleğinde kök salmış kutsal bir varlıktır. Antik Yunan’da tanrıça Athena’nın barış ve bilgelik simgesi olarak toprağa armağan ettiği zeytin, Homer’in dizelerinde “altın gibi parlayan” bir yaşam kaynağıdır. Tevrat’ta tufan sonrası güvercinin ağzında taşıdığı zeytin dalı, tanrıyla barışın, toprakla yeniden kurulan ilişkinin simgesidir. Anadolu’nun ve Akdeniz’in halkları için zeytin ağacı yalnızca geçim değil, aidiyet, süreklilik ve huzurun göstergesidir. Bugün bu ağaca maden uğruna yönelen her kazma, aynı zamanda hafızamıza, geçmişimize ve geleceğimize saplanan bir darbedir.
Birinci doğa, insan müdahalesinden önce var olan, kendi yasalarıyla işleyen ekosistemler bütünüdür. Zeytinlikler, yalnızca tarım alanları değil; binlerce canlıya ev sahipliği yapan, toprağın, suyun ve iklimin birlikte nefes aldığı karmaşık yaşam alanlarıdır. Bu düzenleme, işte bu birinci doğayı yok etmeyi meşrulaştırıyor. Oysa insanın doğayla kurduğu tarihsel ilişki, ikinci doğa dediğimiz kültürel ve toplumsal yaşamı doğurmuştur. Zeytin, bu ilişkinin en kadim ve en onurlu tanığıdır. Bu tanıklığı susturmaya çalışmak, emeğiyle, bilgisiyle, sabrıyla bu doğayı yüzyıllardır var eden köylüyü, kadını, çiftçiyi yok saymaktır. Zeytin ağaçlarını yerinden etmek, onları taşıma adı altında sürgüne göndermek, bir tür doğal etnik temizliktir. Çünkü bu ağaçlar yalnızca toprağa değil, kültüre, dile ve direnişe de kök salmıştır.
Zeytinlikleri yok eden yasa, aynı zamanda toplumsal doğayı, yani ikinci doğayı da çürütür. Çünkü doğadan kopuk bir kalkınma modeli, uzun vadede insan ilişkilerini de yabancılaştırır. Bu yabancılaşma, doğaya tahakkümle başlar; emeğe sömürü, topluma baskı ve demokrasiye karşı duyarsızlıkla devam eder. Bu yüzden zeytinlikleri savunmak, çevreyi korumanın ötesinde bir görevdir; aynı zamanda toplumsal adaletin, üretim hakkının, yerel demokrasinin ve halk egemenliğinin savunusudur. Bir ağacın gölgesinde bile yaşayamayan sistemler, barış içinde bir toplumu da sürdüremezler. Barış, yalnızca çatışmasızlık değil; doğayla, emekle ve birbiriyle uyumlu bir yaşamdır.
Bugün Türkiye’de doğaya yönelen bu saldırılar münferit değil, bir siyasi tercih, bir ideolojik hatta oturmuş sistematik bir tahribat politikasıdır. AKP iktidarı, 2000’lerin başından bu yana doğayı bir “sermaye stoku” olarak görmüş, vadileri HES’lerle boğmuş, ormanları yangınlara ve yapılaşmaya açmış, tarım alanlarını enerji şirketlerine peşkeş çekmiştir. Zeytinliklerin maden şirketlerine “uygulanabilirlik” adına açılması, bu sistematik doğa karşıtı zihniyetin sürekliliğini ve pervasızlığını göstermektedir. Bu anlayışta doğa kutsal değil, ranttır; halk özne değil, seyircidir; barış ise, susturulması gereken bir taleptir.
Zeytin dalı, bugün bir kez daha uzanıyor bize. Ne madenin parıltısı ne betonun sahte güvenliği bu dalın hakikatini gölgeleyebilir. Bu çağrıya kulak vermek, yalnızca bir ağacı korumak değil; toprağın fısıltısını, halkların ortak hafızasını, barışın ve demokrasinin kök salacağı bir geleceği sahiplenmektir. Doğanın kendini savunma şansı yoktur, ama biz varız. Zeytin ağacının direnişi, bu ülkenin köklerinden gelen bir isyandır. Bu isyanın sesi, yasaların ötesinde, vicdanlarda ve sokaklarda yankı bulacaktır.
Zeytinlikler maden sahası değil, barış coğrafyalarıdır. Ve biz biliyoruz ki barışı savunmak, doğayı savunmaktır; doğayı savunmak, insanı savunmaktır. Bu yüzden bu yasaya ve onu doğuran politik anlayışa karşı durmak, bir ağacı değil, bir yaşam felsefesini savunmaktır. Zeytin dalını yere düşürmeyelim; çünkü o dal, bizim onurumuzdur.