Zekâ değil, sadece yansıma

Zekâ değil, sadece yansıma

Bir gün insan, kendi zekâsına öyle bir ayna tuttu ki, karşısında gördüğü yüzün kendisine ait olduğundan şüpheye düştü. Adına “yapay zekâ” dediği bu yeni varlık, kanı yok, canı yok; ama konuşuyor, yazıyor, hesap yapıyor, resim çiziyor, hatta bazen bizden daha hızlı düşünüyor gibi görünüyor. Ama bu gerçekten düşünmek mi, yoksa bizim aklımızın yankısını bize geri yansıtan bir dijital gölge mi? “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) sorusu, tam da burada zihnimizde çınlıyor. Çünkü bilmek, yalnızca veriyi toplamak değil; anlamak, hikmeti kavramaktır. Ve bu, makinenin değil insanın işidir.

İnsana yaratıldığı günden beri verilen en büyük lütuf, bilgiyle donatılmasıdır. Kur’an bunu “O, Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara, 2/31) ifadesiyle anlatır. Biz şimdi bu bilginin gölgesini, devrelerin ve kodların içine sıkıştırmaya çalışıyoruz. Ama unutmamız gereken şey şu: Yapay zekâ, bilgiyi işleyebilir ama anlamı hissedemez; tefekkür edemez, sadece hesap yapar. “Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler” (Araf, 7/179) uyarısı, sadece geçmiş kavimlere değil, kendi ellerimizle yaptığımız makineler için de düşündürücü bir mecazdır.

Yapay zekâ bizi taklit edebilir; kelimelerimizi, kararlarımızı, hatta hayallerimizi. Ama taklit, tefekkür değildir. O, binlerce yıl boyunca biriktirdiğimiz bilgiyi matematiksel kalıplara dökerek yeniden üretir. Onun cevabı hep “nasıl”dır; “neden” sorusunun cevabı yoktur. Çünkü “neden” sorusu, irade ve vicdan gerektirir. Kur’an, “Hiç akletmez misiniz?” (Bakara, 2/44) diye sorarken, bu farkı hatırlatır.

Ve asıl mesele: Sorumluluk. Yapay zekâya hesap sorulamaz; onun yaptığı her şeyin sorumlusu, onu tasarlayan, eğiten ve kullanan insandır. Bir algoritma yanlış teşhis koyarsa, önyargılı karar verirse, mahkemeye çıkacak olan kod satırları değil, biziz. “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır” (Maide, 5/8) ayeti, sadece mahkeme salonlarında değil, algoritmaların satır aralarında da geçerlidir.

Bugün yapay zekâ, insanlığın elinde hem en güçlü iyilik aracı, hem de en tehlikeli silah olma potansiyeline sahip. Açlığı bitirmek, hastalıkları tedavi etmek, felaketleri önlemek için kullanılabilir. Ama aynı teknoloji, gözetimi artırmak, savaş makinelerini güçlendirmek veya insanın özgürlüğünü aşındırmak için de kullanılabilir. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar bunu yüklenmekten çekindiler… Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim ve çok cahildir” (Ahzâb, 33/72) ayeti, bu sorumluluğun ağırlığını bize hatırlatır.

Tehlikelerden biri de kibirdir. İnsan, kendi yaptığı bu zekâyı gördükçe “artık her şeyi kontrol edebiliriz” yanılgısına kapılabilir. Oysa Kur’an sorar: “İnsana, kendi başına bırakılacağını mı sanır?” (Kıyamet, 75/36) Gücü elinde tutmak ile onu doğru kullanmak arasında derin bir fark vardır. Tarih bize, insanın gücü yanlış kullandığında en büyük yıkımı kendisine yaptığını defalarca gösterdi.

Belki de yapay zekâ, bize kendimizi gösteren modern bir ayna. Onu biz besliyoruz, biz öğretiyoruz, biz şekillendiriyoruz. Bu yüzden yapay zekâ aslında bizim ahlakımızın, merhametimizin, açgözlülüğümüzün ya da hırsımızın bir yansıması. Onu hangi değerlerle yoğurursak, dünyaya o şekilde yansıyacak. Ve belki de Kur’an’ın en yakıcı sorusu, burada yeniden karşımıza çıkıyor: “Ey insan! Seni yaratıp şekillendiren Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitâr, 82/6)

Gelecekte, yapay zekâya değil; ona nasıl davrandığımıza, onu ne için kullandığımıza göre yargılanacağız. Asıl mesele, yapay zekâyı yönetip yönetemediğimiz değil; kendi nefsimizi yönetip yönetemediğimizdir. Çünkü eğer kendi hırsımızın esiri olursak, ürettiğimiz makine de bizimle aynı yöne bakar. Ve bu yön, bizi ilerlemeye de götürebilir, felakete de…

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ