LONGEVİTY/UZUN ÖMÜR

LONGEVİTY/UZUN ÖMÜR

Şöyle geriye dönüp baktığımızda; insanlık tarihi dediğimiz şey, aslında doğaya hükmetme ve hayatı daha konforlu hale getirme çabasından başka ne ki? Tarım devrimiyle yerleşik hayata geçtik, yazıyla hafızamızı kaydettik, sanayi ve dijital devrimlerle adeta çağ atladık. Her aşamada insanlık olarak yeni bir "level" geçtik diyebiliriz. Peki, şimdi sırada ne var? Bugün bilim dünyası gözünü öyle radikal, öyle çılgın bir hedefe dikti ki: Biyolojik yazılımımızı yeniden kodlamak ve insan ömrünü uzatmak. Yani, "Longevity".

Aslında buna çok da uzak değiliz.

Geçtiğimiz yüzyılda sağlık hizmetleri ve yaşam standartları öyle bir noktaya geldi ki, ortalama insan ömrünü neredeyse iki katına çıkardık. Hatta güncel bilimsel öngörüler, bugün doğan çocukların 150 yıl ve üzeri yaşları görebileceğini söylüyor. İnanılmaz geliyor, değil mi? Bilim insanları artık yaşlanmayı kaçınılmaz bir kader, doğal bir son olarak görmüyor. Onlara göre yaşlanmak; çözülmesi gereken teknik bir problem, bir tür yazılım hatası.

Gelin, bu alandaki en iddialı adımlardan birine yakından bakalım. Jeff Bezos’un 2022 yılında tam 3 milyar dolar bütçeyle kurduğu Altos Labs laboratuvarlarını duymuşsunuzdur. Buradaki dâhilerin tek bir odağı var: Hücresel gençleştirme. Hedefleri, biyolojik saati geri sarmak; yani hücrelerimizin fonksiyonlarını 20 yıl öncesine döndürmek. İlk olarak göz hücreleri üzerinde deneyecekler. Eğer başarılı olurlarsa kalp, böbrek ve deri dokularına geçecekler. Fareler üzerinde yapılan ilk çalışmalar, bu hayalin teorik olarak hiç de imkânsız olmadığını kanıtladı bile.Tabii madalyonun bir de diğer yüzü var. Longevity, sadece laboratuvarlarda milyar dolarlık genetik mühendisliği yapmak demek değil. Bu iş aynı zamanda bütünsel (holistik) bir yaşam yönetimi disiplini.

Hayatı bir "enerji yönetimi" olarak görmeliyiz. Besinlerden aldığımız o kıymetli enerjiyi; metabolizma, hücre onarımı ve günlük aktiviteler arasında nasıl paylaştırıyoruz? İşte düğüm burada çözülüyor. Genlerimiz elbette önemli ama hava kalitesinden sosyo-ekonomik durumumuza, eğitim düzeyimizden hareketli yaşam tarzımıza kadar her parametre bizim "uzun ömür katsayımızı" belirliyor.

İşin pedagojik ve hayati boyutuna gelirsek; her zaman savunduğum bir düstur vardır: "Ayakta kalan, hayatta kalır." Fiziksel aktiviteyi elden bırakmamak, kas kütlesini korumak bu işin sırrı. Klinik araştırmalar da bunu doğruluyor; kas kaybını (sarkopeni) engelleyen, lifli beslenmeyi hayatının merkezine koyan ve sürekli hareket halinde olan insanlar biyolojik yaşlanmayı ciddi oranda yavaşlatabiliyor. Yani reçete aslında elimizde: Durmak yok, harekete-yürümeye devam.

Fakat dostlar, bizi çok uzak olmayan bir gelecekte, tahminen 2035 yılı civarında büyük bir kırılma ve çok ciddi bir etik ikilem bekliyor. Sorun şu: Eğer bu yüksek biyoteknoloji ürünü sağlık hizmetleri sadece toplumun o en zengin %1’lik kesiminin ulaşabileceği bir şey olursa ne olacak? O zaman "uzun ve sağlıklı yaşam", doğuştan gelen biyolojik bir hak olmaktan çıkıp zenginlerin tekelindeki bir ayrıcalığa dönüşmez mi?

Sınıfsal uçurumların bir de "ömür süresi" üzerinden perçinlendiği bir dünya hayal edin... Ürkütücü, değil mi?

Sonuç olarak; yaşlanmayı bir hastalık gibi görüp tersine çevirme potansiyelimiz, insanlık tarihinde yepyeni bir sayfa açıyor. Ancak bu teknolojik devrimi sınıfsal bir uçuruma kurban etmeden, evrensel bir kamu yararına dönüştürmek, önümüzdeki dönemin en büyük küresel ve insani sorumluluğu olacak.

Tam bu noktada sözü size bırakmak istiyorum: Sizce, ömrü uzatan bu ileri biyoteknolojik gelişmelerin sadece ayrıcalıklı bir azınlığın elinde kalmaması ve toplumun geneline yayılması için ne tür küresel eğitim, ekonomi ve sağlık politikaları geliştirilmelidir?

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ
Doruk serhat
Doruk serhat 1 ay önce
Hocam yazınızı okudum ama şöyle Bir gerçeklik yok mü. Dünya üzerinde yaşıyan tüm canlılar arasında güçlü olan ayakta kalır. Para ve gücün kimin tekelinde olduğuna bakmak lazım. İnsan ömür uzaması çok ta önemli değil. Bu cehaletle doğayı Yok ettiğimiz süreçte yaşamsal anılar kalmayacaktır. Gıdaya erişim nasıl ki fakirin cilesiyse. Uzun ömür peşinden kosacaklar para ve güce sahip olanların elinde olacaktır. Ülkemiz de bu anlamda kobay olacaktır.