Yürüyordum... Sahil boyunca adımlarımı usulca atarken, gökyüzü karanlığa teslim olmuştu. Serin bir rüzgâr yanaklarıma dokunuyor, deniz dalgaları kıyıya yorgun bir ritimle vuruyordu. İnsanlar, en kıymetlileriyle diz dize oturmuş, kimi çayını yudumluyor, kimi kahvesini, kimi ayranını... Herkes kendi dinginliğinde, kendi huzurunda. O sahil kenarında, bir araya gelen insanlar türlü dillerle konuşuyordu. Türkçe, Kürtçe, Arapça… Her bir ses bir diğerini tamamlıyor, sahilin üzerinde adeta bir kardeşlik ezgisi yankılanıyordu. Bir grup müzikseverin yaktığı uzun havalar, gurbet şarkıları… Kalbe dokunan her nota, gökyüzüne doğru yükseliyor; şehir, müziğin sesiyle ruh buluyordu. Bisiklet yollarında sessizce ilerleyen trafik polisleri vardı, Kaldırım taşlarında, hayatını müziğe adamış sanatçılar taburelerine kurulmuş, usulca melodiler yayıyordu etrafa. Yüksek ses yoktu; gürültü yoktu. Arabaların camlarından taşan hoyrat sesler, burada susmuştu. Korna çalmak neredeyse unutulmuştu. Otobüs duraklarına park edilen arabalar değil, zamanına sadık toplu taşımalar hakimdi. Ve insanlar... Karşıdan karşıya geçen yayalar acele etmeden ama bilinçli; Birbirine seslenirken "beyefendi", "hanımefendi" diyecek kadar zarifti. Kimsenin kimliğine, inancına, giyimine karışmadığı; Ailelerin çocuklarıyla kol kola gezdiği yollar vardı bu şehirde. Sadece bir bulvarda değil, kentin dört bir yanında huzurla yürünebilecek güzergâhlar... İşte tam da bu manzaranın içinde, uzak kaldığım memleketimi düşündüm. Neden olmasın dedim içimden... Neden hemşerilerim de böylesi bir özgürlüğün, böylesi bir saygının, böylesi bir huzurun içinde yaşamasın? Her insanın özgürce giyinebildiği, sadece ailesiyle zaman geçirebildiği, farklılıkların çatışma değil zenginlik olarak görüldüğü bir kent hayal ettim… Ve biliyorum… O şehir bir yerlerde var. Ben de onu gördüm, yaşadım ve şimdi anlatıyorum.