Maddeye mahkûm olan efendi

Maddeye mahkûm olan efendi

Yüce Allah, insanı yeryüzüne başıboş bırakılmış bir varlık olarak indirmedi.

Ona toprağın bağrında bir yer, göğün altında bir mesuliyet, mahlûkat içinde de ayrı bir izzet verdi.

Dağı, taşı, suyu, rüzgârı, nimeti ve rızkı insanın hizmetine sundu; fakat bu hizmet, insanın azgınlaşması için değil, emaneti tanıması içindi.

Çünkü insan, yeryüzünün efendisidir; ama bu efendilik, hükmetmenin sarhoşluğu değil, sorumluluğun ağırlığıdır. İnsan eşyaya bakınca yalnız menfaat görmemeli; onda kendisine verilmiş bir imtihanı da okumalıdır. Zira madde, insanın önüne serilmiş bir sofra gibidir; fakat insan o sofraya kul olursa, nimet nimetten çıkar, zincire dönüşür.

İşte asıl kırılma burada başlar.

Madde insan için yaratılmışken, insan maddenin önünde eğilmeye başlamışsa; servet insanın elinde bir vasıta olması gerekirken insan servetin elinde bir esire dönüşmüşse; üretim insanın hayatını kolaylaştıracakken insanı ezen bir değirmene dönmüşse, orada hakikatin yönü değişmiş demektir.

Ve hakikat yönünü kaybettiğinde, toplum da kalbini kaybeder.

Bir kazanç düşünelim ki insanın onurunu çiğniyor. Bir başarı düşünelim ki ruhu yıpratıyor. Bir düzen düşünelim ki insanı değil, yalnızca performansı görüyor. Böyle bir yerde çok şey üretilir belki; fakat insan eksilir. Binalar yükselir, hesaplar kabarır, sofralar genişler; ama kalpler daralır. İnsan çoğalıyor gibi görünür, fakat insanlık azalır.

Hâlbuki hiçbir maddî değer, insan haysiyetinden daha üstün değildir. Hiçbir kazanç, bir insanın izzetini satın alamaz. Hiçbir düzen, insanı bir dişliye, bir sayıya, bir araca indirgeme hakkına sahip değildir. Çünkü insan eşyanın hizmetkârı değil, emanetin taşıyıcısıdır.

Ne acıdır ki insan bazen dışarıdan zincire vurulmadan da köleleşir. Kendi elleriyle kendine prangalar örer. Kariyer der, ruhunu yorar. Para der, değerlerinden eksilir. Başarı der, evini, kalbini, iç huzurunu ihmal eder. Daha çok kazanmak uğruna daha çok kaybeder. Sonunda elinde tuttuğu şeyler çoğalır; fakat içinde tutunacak bir anlam kalmaz.

İşte insanın hazin gurbeti budur: Yeryüzünün efendisi olmak için yaratılmışken, eşyanın gölgesinde kendi hakikatini unutması…

Oysa ölçü bellidir: İnsanı eksilten kazanç, kazanç değildir.Onuru zedeleyen başarı, zafer değildir.Değeri yıkan üretim, imar değil tahriptir.

Bir toplumda insan hayatı en yüce kıymet olmaktan çıkmışsa, orada yalnız düzen bozulmaz; vicdan da yaralanır. Merhametin sesi kısılır, adaletin terazisi titrer, hakikatin kapısı pas tutar. Çünkü insanı merkeze almayan her anlayış, sonunda insanı harcar. İnsanı harcayan her düzen ise kendi sonunu kendi elleriyle hazırlar.

Madde insan için vardır; insan madde için değil.

İnsan, emaneti omuzladığı sürece yücedir. Onurunu koruduğu sürece efendidir. Fakat maddeye mahkûm olduğu gün, yeryüzünün efendisi değil; kendi eliyle kurduğu saltanatın mahzun esiri olur.

İnsanın eşyaya değil, eşyanın insana hizmet ettiği; kazancın vicdanı ezmediği, üretimin onuru çiğnemediği, hayatın merkezinde daima insan haysiyetinin bulunduğu bir dünya dileğiyle…

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ