Merkezini kaybeden kalp: İnanç anarşisi

Merkezini kaybeden kalp: İnanç anarşisi

İnsanoğlu… Zahirde tek bir beden gibi görünür; oysa bâtında nice katmanlara ayrılmış bir âlemdir. Bir kalbin içinde aynı anda hem muhabbet hem nefret, hem sadakat hem tereddüt barınabilir. Bazen bir insanı severiz; fakat o sevginin gölgesinde adını koyamadığımız bir kırgınlık taşırız.

Bu çelişki, insanın derinliğidir. Ne var ki bugün bu derinlik bir hikmete değil, bir yorgunluğa benziyor. İçimiz kalabalık… Fazlasıyla kalabalık.

Sanki kalbimizin içinde herkes konuşuyor ama kimse sözü toparlayamıyor. Her arzu bir emir veriyor, her korku bir hüküm kesiyor, her çıkar kendine bir taht kuruyor. İnsan kendi içinde çoğalıyor fakat bu çoğalış bir zenginlik değil, ağır ağır bir dağılma oluyor.

Büyüklerimize sorsanız, bu savruluşun adını “inançsızlık” koyarlar. Gençliğin yön kaybını, ailelerin çözülüşünü, değerlerin aşınışını buna bağlarlar. “İnsanlar artık inanmıyor.” derler. Oysa insan bütünüyle boşlukta yaşayamaz. Mutlaka bir şeye yaslanır, bir şeye tutunur. Hiçbir şeye inanmayan insan yoktur; sadece neye, nasıl ve ne kadar inandığını toparlayamayan insan vardır.

Mesele inancın yokluğu değil; inancın merkezini kaybetmesidir. Çünkü tutunuş tek bir hakikate yönelmezse, kalpte çok başlı bir düzen kurulur. Biraz Allah, biraz nefis… Biraz hakikat, biraz konfor… Biraz vicdan, biraz çıkar… Hepsi aynı anda söz ister. Hepsi aynı anda hüküm vermek ister.

Kalp, bu kadar sesin arasında yorulur. Sükûn çekilir gider; yerini iç gürültü alır. Bu hâl ne basit bir inançsızlıktır ne de sıradan bir savruluş… Bu, insanın kendi içinde sessiz sessiz çözülüşüdür: İnanç anarşisi.

Bir insan düşününüz… Sabah secdeye varır; öğleden sonra bir kulun hakkını çiğner. Çocuğuna ahlâk anlatır; trafikte öfkesine yenilir. “Helâl olsun” der; ama kendi kazancını sorgulamaz. “Adalet” der; ama mesele kendisine dokunduğunda susar. Dili başka, kalbi başka istikamete yürür. İşte inanç anarşisi tam da budur: İmanın yokluğu değil, merkezin kaybı.

İnanç vardır; ama merkez yoktur. Değer vardır; ama hiyerarşi yoktur. İddia vardır; ama istikamet yoktur. Kalp tek bir kıbleye dönmeyince yönünü şaşırır. Bir pusula düşününüz: İbresi kuzeyi göstermiyorsa, insan ne kadar yürüdüğünü sanırsa sansın, aslında biraz daha kayboluyordur.

Bugünün insanı da böyle yürür. “İnanıyorum,” der; ama kararlarını konforunun terazisinde tartar. “Özgürüm,” der; ama modanın, beğenilme arzusunun ve alkışın görünmez ipleriyle hareket eder. “Aklım var,” der; ama kalbinin sesini susturur.

Kalp tek bir merkeze bağlanmadığında insan içinden bölünür. Önce içte bir çatlak oluşur. Sonra bu çatlak sözlere sızar. Davranışlara sızar. İlişkilere sızar. Karanlık önce kalpte başlar; sonra yavaş yavaş sokaklara iner.

Bugün insan, kalbinin tahtına birden fazla sultan oturtmuş gibidir. Her biri başka bir emir verir:

Nefis “hemen şimdi” der. Vicdan “bir dur” der. Moda “uy” der. Hakikat “diren” der. İçte bir birlik değil, bitmeyen bir münakaşa vardır artık. İnsanı asıl yoran da budur. Ve insan, bu gürültünün içinde kendini özgür sanır. Oysa kalbin bir tek merkezi yoksa orada özgürlük değil, anarşi vardır.

İnsan iki şeyle dirilir: Merkezle ve istikametle. Kalp bir tek hakikate bağlanmadıkça huzur gelmez. Çünkü kalp ya bir tek sultanın evidir… Ya da her gelenin hüküm sürdüğü bir harabe.

Kalbimizin, en güzeliyle, en hakikisiyle dolması dileğiyle…

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ