Kitap eleştirisi ve tanıtım yazılarıyla Türkiye’deki her okurun karşısına çıkan isimlerden biridir Doğan Hızlan. Bir kitabı nasıl anlatmalı, okura ne kadarını söylemeli, yazarı gölgede bırakmadan metin hakkında nasıl söz söylemeli? Bu soruların peşine düştüğünüzde yolumuzun Hızlan’a uğramaması neredeyse imkansız.
1937’de İstanbul’da dünyaya gelen Doğan Hızlan, Pertevniyal Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Gazetecilik serüveninde önemli duraklardan biri Cumhuriyet gazetesi oldu. 1963 yılında burada düzeltmen olarak çalışmaya başladı. Daha sonra gazetelerin sanat sayfalarını yönetti; yayıncılık, dergicilik, eleştirmenlik ve televizyonculuk yaptı. Çeşitli dergilerin kurucuları arasında yer aldı ve yazı işleri müdürlüğünü üstlendi. Uzun yıllardır Hürriyet’te kitapları, yazarları ve kültür hayatını okurla buluşturuyor.
Yukarıda bahsettiklerimizden ibaret değil Hızlan. Asıl hikâyesi, kitaplarla kurduğu samimi dostluğudur. Bir röportajında; katıldığı etkinliklerden, yemeklerden ve davetlerden mümkün olduğunca erken ayrılmak istediğini anlatır. Vakit kaybetmeden eve dönüp kitap okumak, bir şeyler yazmak ister. Bunu da açıkça dile getirir: Evlenmeden bu yaşa kadar gelmiş, hayatını okumaya vermiş bir insanın kitap okumamasını kendisine yakışmayacağını, hatta bunun “ayıp” olacağını söyler.

Bugün yayımlanan bir romanı günün şartları içinde değerlendirmek kolaydır. Zor olan, o romanın arkasında olan edebî birikimi görebilmektir. Bir şairi okurken ondan önce yazılan şiirleri hatırlamak, unutulmuş bir yazarı yeniden gündeme getirmek, yeni bir kitapla eski bir metin arasındaki akrabalığı fark etmek gerekir. Hızlan’ın yazılarının önemli taraflarından biri de budur: Edebiyatı birbirinden kopuk kitaplardan oluşan bir alan olarak değil birbirleriyle irtibatlı, birbirini besleyen metinlerden oluşan devasa bir birikim olarak görür.

Kitaplarından birinin adı bile bunu anlatmaya yeter: Edebiyatımıza Dipnotlar-Yazılar. Dipnot küçük görünür. Sayfanın altında durur. Genellikle okur onu atlar. Dikkatli okurlar hariç. Fakat kimi zaman metni anlamamızı sağlayan asıl bilgi oradadır. Hızlan’ın yaptığı da tam olarak budur. Tanpınar’dan Dağlarca’ya, Nâzım Hikmet’ten Cahit Külebi’ye, Füruzan’dan Fethi Naci’ye kadar Türk edebiyatının farklı isimlerini; edebiyatın hafızasına küçük birer dipnot şeklinde bırakıyor. Kendisi de eleştirmenin görevlerinden birinin dünle bugün arasındaki bağı kurmak olduğunu özellikle vurguluyor. Bugün bu görevin daha önemli hâle geldiğini düşünüyorum.
Hızlan; edebiyatı yazılı metinler üzerinden anlattı. Bunun yanında Radyo ve televizyon programlarıyla kitabı ekranlara ve mikrofonlara taşıdı. 1972’de TRT İstanbul Radyosu’ndaki Kitaplar ve Düşünceler programıyla başladı, Karalama Defteri ile televizyona uzandı; bu programdaki konuşmaları aynı isimle kitaplaştırdı, “Genç meslektaşım Behçet Darğın’a sevgilerle” notuyla imzalayıp bana da hediye etti. Kendisine teşekkür eder, uzun ömürler dilerim.
Doğan Hızlan’ın Yalnızlık Kahvesi yazısındaki bir alıntısıyla noktalayalım: “Seçici bir hafızam olduğuna inanırım. İlgi alanlarım olan edebiyat ve müzikle ilgili pek çok şeyi kolay kolay unutmam. En küçük bir olay bile zaman zaman bir şimşek gibi çakar belleğimde. Nereden neden olduğunu pek kavrayamazsan bile.”
Keyifli okumalar...

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir