Dünya genelinde yaşanılabilir ülkeler sıralamasındaki ülkelere baktığımız zaman su götürmez şu gerçeklik ile tanışacağız.
“Eğitim,eğitim,eğitim…”
Öyle ya biz bu sıralamada kaçıncı sıradayız acaba.
“Türkiye, 2025 ve 2026 verilerine dayalı çeşitli yaşanabilirlik ve yaşam kalitesi endekslerinde genellikle alt-orta sıralarda yer almaktadır. Yurt dışında yaşayanların (expat) değerlendirmelerine göre Türkiye 46 ülke arasında 45. sırada, Dünya Mutluluk Raporu'nda 147 ülke arasında 94. sırada ve İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde 48. sırada yer almaktadır.”
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim ki zamanınızı çalmış olmayayım. Bu veriler eğitime olan mesafemizi ölçmek adına yeterlidir kanımca. Bir yerde okumuştum “Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulduğu günden bugüne kadar, eğitim politikasından dolayı seçim kazanan ya da seçim kaybeden hiçbir siyasi parti olmamıştır.” Ne kadar acı değil mi? Eğitime önem verdiği için seçim kazan da olmamış, eğitimi doğramasına rağmen oy kaybetmiş hiçbir parti olmamış. Çünkü Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde biz sadece barınma ve beslenme ihtiyacımızda takılıp kalmışız. Hal böyle olunca kim takar eğitimi, eğitimciyi…
Çocuklarımızın, Anayasamızdaki eğitim hakkını dahi sağlıklı sunamamak ne kadar vahim bir durum.
Okul temizlik personeli yetersiz ya da az olduğundan bu hizmeti, asli görevi olmamasına rağmen; bakarsınız ki sezon başlamadan öğretmen ve müdürlerimiz kollarını ayaklarını sıvamışlar elinde fırça ile temizlik yaparlar, elinde rulo ile boya yaparlar. Okul sezonunda personel yokluğundan okullarımız kir pas içinde kalabiliyor. Hadi bunu da bir şekilde hallettik diyelim. Okullar da güvenlik personeli ya yok ya da yok denecek düzeyde az. Olsa bile yetersiz. Nitekim gün aşırı okul basan veli, öğrenci haberlerini okumaktan gözlerimiz zarar görecek noktaya geldi. Bu durum da “OKULLARDA CAN GÜVENLİĞİ PAMUK İPLİĞİNDE Mİ?” sorusunu sorduruyor eli vicdanındaki her insana. Bıktık usandık. Öğretmen olarak öldürülmekten, yeterli tedbirlerin alınmamasından yıldık artık. “Çocuğum bugün eve sağ dönecek mi?” diye eli yüreğinde yaşamaktan usandık.
Biçare bir şekilde “bir çare bir çare” diye feryat figan ediyoruz