Ekranlardaki Güneydoğu, gerçekte Güneydoğu

Ekranlardaki Güneydoğu, gerçekte Güneydoğu

Televizyon dizilerinin memlekete yaptığı katkıyı kim inkâr edebilir ki?

Bir zamanlar bir dizi çekildi diye Kapadokya’ya turist yağdı, bir başkası yayınlandı diye Boğaz kıyısındaki evlerin değeri uçtu.

Şimdi de aynı durum Midyat için konuşuluyor.

Ekranda bir dizi var:

Uzak Şehir.

Adı uzak ama etkisi gayet yakın.

Dizi Midyat’ta çekiliyor.

Arada Hasankeyf’ten bir kare, Mardin merkezden bir sokak…

Taş evler, dar sokaklar, güneşin altın rengi… Görüntüler şahane.

Turist açısından bakınca tablo neredeyse bir turizm broşürü gibi.

Midyat’a gelen ziyaretçi sayısının artması kimseyi rahatsız etmez.

Hatta bölge esnafı için gayet güzel bir gelişme.

Ama gelin görün ki dizinin hikâyesi, Midyat’ın taş evlerinden daha girift.

Kocası ölen Avrupalı bir kadın var.

Töre gereği kayınıyla evlendiriliyor.

Kaynana tarafında ayrı bir entrika fabrikası çalışıyor. Kaynana, zamanında bir adamdan hamile kalmış. O adam şimdi kaynananın kız kardeşiyle evli. Gel de çık işin içinden, çıkabilirsen!

Senarist belli ki “hayat zaten zor, biraz da ben zorlaştırayım” diye düşünmüş.

Olay örgüsü öyle bir noktaya geliyor ki izlerken insanın aklında tek cümle beliriyor:“Senarist kardeşim, bu kadarını da Excel’de mi planladın?”

Tabi dizinin sevilen tarafları da var. Ayla ve Cihan karakterleri izleyici tarafından benimsenmiş durumda. Sosyal medyada fan sayfaları, yorumlar, analizler… Yani dizinin bir karşılığı var.

Fakat mesele sadece hikâye değil.

Dizide töreler, silahlı çatışmalar, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı neredeyse günlük hayatın doğal bir parçası gibi sunuluyor. Sanki bölgenin gündemi hâlâ “akşam yemeğinden sonra kimle çatışsak” seviyesinde.

Oysa gerçek hayatta Güneydoğu çok değişti. Töre cinayetleri eskisi kadar yaygın değil, insanlar bambaşka bir hayat kurma derdinde. Üniversiteler, turizm, kültür festivalleri… Bölge bambaşka bir hikâye yazıyor.

Ama diziler bazen gerçekliği değil, dramatik olanı sever.

Çünkü reyting dediğimiz şey, sakin hayatı pek sevmez.

Reyting biraz “oha” ister.

Bu yüzden dizide herkesin birbirinin eski sevgilisi, kayını, kaynanası, düşmanı veya kaçakçı ortağı olması gerekiyor.

Normal bir aile hayatı olursa bölüm 15. dakikada bitebilir.

Senarist de haklı: reyting grafiğiyle dram grafiği çoğu zaman aynı yönde yükseliyor.

Yine de insanın aklına şu soru geliyor:

Bir bölgeyi tanıtırken illa yanına birkaç kilo önyargı eklemek şart mı?

“Reklamın iyisi kötüsü olmaz” diyenler var. Doğru olabilir. Ama bazen reklamın gölgesi, gerçeğin önüne geçebiliyor. İnsanların bilinçaltına küçük küçük mesajlar yerleşiyor.

Ekranı kapatan biri şöyle düşünebilir:“Demek ki oralarda herkes töreyle evleniyor, her köşe başında çatışma var”

Oysa Midyat’ta bugün en büyük tartışma muhtemelen şu: “Akşam yemeğinde içli köfte mi olsun, kaburga dolması mı?”

Diziler elbette kurgu.

Kimse belgesel çekmek zorunda değil. Ama kurgu ile klişe arasındaki çizgi bazen fazlasıyla inceliyor.

Sonuçta Uzak Şehir bir paradoks yaratıyor. Bir yandan Midyat’a turist çekiyor, diğer yandan Midyat hakkında eski kalıp fikirleri tazeliyor.

Yani şehir ekranda uzak görünüyor ama önyargılar oldukça yakın.

Belki de mesele dizilerde değil, bizim izleme alışkanlığımızda saklıdır. Biz ne kadar karmaşık ve uç hikâyeleri seversek, senaristler de o kadar “oha” dedirten senaryolar yazmaya devam eder.

Kısacası televizyon dünyasında arz-talep dengesi basit: Biz şaşırmayı seviyoruz, onlar da şaşırtmayı.

Ve görünen o ki bu denklem değişmediği sürece, Midyat’ın taş evlerinde daha çok entrika, daha çok akrabalık hesaplaşması ve daha çok senaryo matematiği göreceğiz.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ