Arada kalmak ve unutulmak...

Arada kalmak ve unutulmak...

Çocuk işçiler zamanla büyür ama hiçbir zaman ne çocuk olabilmişler ne genç.

Ne oyunla büyümüşler ne de hayalleri ergenliğe ulaşabilmişler.

İşte tam da böyle biriyle, kurak geçen bir kış sabahı, Mehmet Uzun Parkı’nın ıslak banklarından birinde karşılaştım.

Gözlerinde geleceğe dair tek bir ışık yoktu.

Geçmişi ise çoktan elinden alınmış, çocukluğuna dair hiçbir iz bırakmamış gibiydi.

Mehmet Uzun Parkı’nın kenarındaki bir bankta, soğuğun sertliğine inat, sessizce bir boşluğa bakıyordu.

Yanına oturdum. Üstü başı un içindeydi. Benim üzerimdeki undan rahatsız olabileceğimi düşünüp hemen kenara çekildi; o kadar alışmıştı ki yer kaplamamaya, görünmemeye, kimseyi rahatsız etmemeye…

Göz göze gelir gelmez, “Neden sabahın bu vaktinde un içindesin?” diye sordum merakla.

Un fabrikasında çalıştığını söyledi. Markete un indirmişler. Sonra araba hareket etmiş; peşinden koşmuş ama yetişememiş.

“Beni unutmuşlar,” dedi. “Aradım, başka markete un indirmeye gitmişler, sonra gelip alacaklar.”

Unutulmak… Kelimenin ağırlığı, yüzünde beliren hafif acıyla birleşince daha da kendisini gösteriyordu.

Bir insanın “kendisini unutulmuş olarak” hissetmesi, ona “olsa da olur, olmasa da” deniliyormuş gibi gelir.

Bu duygu, iş elbiselerinin un ile beyaza bürünmesiyle daha da derin bir yalnızlık yaratıyordu. Soğuk, ıslak bankta kendini gizleyerek adeta oturuyordu.

“Fabrikada ne iş yapıyorsun?” dedim.

“Her iş,” dedi kısaca. “Ne iş varsa bize yaptırıyorlar.”

Gözleri bir an doldu. Konuşmak istemiyordu ama ben ona biraz olsun teselli olsun istiyordum. Kaç yaşında olduğunu sordum: “Yirmi bir.”

Hiç göstermiyordu. En fazla on altı gibi duruyordu. Belki de yaşamadığı çocukluğun içinden çıkamamıştı; bir yanıyla hâlâ yarıda kalmış bir çocuktu.

“Neden okumadın?” diye sordum.

“Okumaya fırsatım mı oldu?” dedi, omuzlarını hafifçe kaldırarak. “Daha yedi yaşında işe başladım.”

O an anladım… O da zamanında bir çocuk işçi olmuş.

Ve çocuk işçilerin hikâyesi aslında hep aynıydı: Hiç büyümeyen ama hiçbir zaman çocuk da kalamayan, iki arada bir derede sıkışan hayatlar…

Önemsenmeyen, değer görmeyen, emeğinin karşılığını alamayan bir kuşağın görünmez temsilcileri. Çocuk işçiliği başlı başına bir toplumsal çelişkidir zaten. Onların sırtına yüklenen ağır sorumluluklar, onları daha çocukken yetişkinliğin karanlık koridorlarına itiyor. Hem fiziksel hem ruhsal olarak taşıdıkları yük, yaşlarından yıllarca büyük görünmelerine sebep oluyor ama ilginçtir, yüzlerindeki çocukluk gölgesi de hiç silinmiyor.

Bu, tam olarak hayatın ortasında bir “arada kalmışlık” hâli…

Ne çocuk olmanın özgürlüğü var onların nasibinde ne de yetişkinliğin sunduğu güvence. Bu yüzden belki de en doğru ifade şu:

Onlar aslında hiç büyümüyorlar ve hiçbir zaman çocukluklarını da yaşamamışlar.

Ne kadar da benziyor aslında hayatlarımız onlarınkine: Arada kalmak ve unutulmak.

 

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ