Bir çocuğun sessiz vedası
- 01-08-2025 13:29
- 350
Yazının başına oturduğumda parmaklarımın ucunda bir ürperti hissettim. Bilgisayar ekranı bembeyazdı ama içimde, kelimelerin çok ötesinde, bir karanlık büyüyordu. Çünkü bazı hikâyeler vardır; onları yazmak, yalnızca bir haberi aktarmak değildir. O satırlar aynı zamanda bir vicdanı yoklamak, insanlığın kalbindeki çürümeyi açık etmek anlamına gelir.
Bugün sizlere anlatacağım hikâye, bir haber satırı değil. Amerikalı bir güvenlik görevlisi olan AnthonyAgular’ın katıldığı bir programda aktardığı bir anı. Yalnızca birkaç dakika süren, ama insan olan herkesin içini dağlaması gereken bir kesit. Yer: Gazze. Tarih: 28 Mayıs. Bir çocuk. İsmi Amir.
Gazze’de bombaların harabeye çevirdiği sokaklardan birinde, küçük adımlarıyla yürüyordu Amir. Sekiz, belki dokuz yaşındaydı. Ama gözlerindeki ifade, savaş görmüş askerlerin bile taşıyamayacağı kadar ağırdı. Ayağında ayakkabı yoktu. Üzerinde birkaç beden büyük gelen, yıpranmış kıyafetlerle bir gölge gibi süzülüyordu kalıntıların arasından.
Amir’in yanında kartondan bir kutu bile yoktu. O küçücük elleriyle birkaç paket gıda tutuyordu. Biraz pirinç, biraz mercimek. Belki bir öğün, belki daha az. Ama o birkaç paket için tam 12 kilometre yürümüştü. Evet, yanlış duymadınız: 12 kilometre. Harabeye dönmüş sokaklardan, molozların ve yanmış evlerin arasından, keskin nişancıların hedef tahtasından geçerek… Sadece birkaç lokma yiyecek için.
Anthony şöyle anlatıyor o anı:
“Vardığında elindekileri yere koydu. O zayıf, iskelet gibi olmuş elleriyle bana sarıldı. ‘Teşekkür ederim’ dedi. Ardından eşyalarını toparladı ve kalabalığa doğru yürüdü… O an patladı her şey. Biber gazı, ses bombaları, kurşunlar… Kalabalığın üzerine ateş açıldı. İnsanlar yere yığıldı. Amir de onlardan biriydi. Sadece birkaç kırıntı için 12 kilometre yürüdü. Teşekkür etti… Ve sonra öldü.”
Bu kadar sade, bu kadar çıplak. Bazen bir hikâye ne kadar az kelimeyle anlatılırsa, o kadar çok şey söyler. Amir’in “teşekkür ederim”i; dünyanın en ağır, en yalın suçlamasıydı. Çünkü o teşekkürün ardında açlık, korku, umut ve ölüm vardı. Üstelik bu sadece bir çocuğun ölümü değildi; bu, medeniyet sandığımız şeyin çöküşüydü.
Şimdi size sormak istiyorum: Kaç çocuk daha böyle ölecek? Kaç annenin çığlığı daha molozların altında yankılanmadan kaybolacak? Kaç baba, elleriyle eştiği enkazın altından bir çift küçük ayakkabı çıkaracak?
Gazze’nin sokaklarında yankılanan her patlama, sadece bir binayı değil, insanlığın vicdanını da yerle bir ediyor. Ve toprağa düşen her çocuk, her Gazzeli bize en yalın, en temiz, en ilahi dille şunu söylüyor: “Biz açız, biz korkuyoruz, biz ölüyoruz… Ve siz susuyorsunuz.”
Ve suskunluk, artık suç ortaklığıdır.
Birleşmiş Milletler karar alamıyor. Uluslararası kurumlar siyasi dengeleri bozmamak adına sessiz kalıyor. Medya, bir süre sonra bu görüntülere alışıyor. Ama bir çocuk alışmaz. Açlığa, savaşa, ölüme alışamaz. Onun “teşekkür ederim”i tüm o suskun dünyaya karşı bir çığlıktır aslında.
Amir şimdi yok. Ama arkasında kocaman bir soru bıraktı: Siz hâlâ yaşıyor musunuz?
Bu soruyu geçiştirmeyin. Sorgulayın. Çünkü yaşamak sadece nefes almak değil. Yaşamak, hissetmektir. Bir çocuğun ölümüne üzülmüyorsanız, gözleriniz dolmuyorsa, yüreğiniz sızlamıyorsa… Belki de gerçekten yaşamıyorsunuzdur.