Olmak ya da olmamak

Olmak ya da olmamak

Hayatında bir kez olsun kayıpla yüzleşmiş herkes için yapılmış bu film. Acı çekenler için değil yalnızca, acıyla yaşamayı öğrenmeye çalışanlar için. Günler geçtikçe bu ağır misafiri evin bir köşesine buyur edip hâlâ göğsünde taşıyanlar için. Anılar için, özlem için, bir daha geri gelmeyeceğini bildiğimiz her şey için.

Hamnet [2025], sinemayı neden sevdiğimizi hatırlatıyor. Çünkü sinema bazen büyük laflar etmek için değil, insanın kalbine küçük ama derin bir çizik atmak için vardır. Film, seyircisini şok etmekle ilgilenmiyor. Çığlık atmıyor, kolundan tutup sarsmıyor. Aksine, acının yavaş yavaş biriktiği o tanıdık duyguyu anlatıyor. Kederi bireysel bir trajedi olmaktan çıkarıp ortak bir insanlık hâline dönüştürüyor.

Bu bir yokluk filmi. Zamanın bir anda kırıldığı, her şeyin geri dönülmez biçimde değiştiği o an üzerine. Telafisi olmayan bir kayıptan sonra hayatın nasıl devam edebileceğini anlamaya çalışan bir aile üzerine. Shakespeare’in o meşhur “olmak ya da olmamak” sorusu burada ezberlenmiş bir tiyatro repliği olarak değil, sabah uyanarak nefes almaya devam edip etmeyeceğini bilmediğin bir varoluş sancısı.

Ölüm, filmde bir son değil. Daha çok uzun, sessiz ve acı verici bir dönüşümün başlangıcı. Annenin bir anda yüzleşmek zorunda kaldığı, müdahale edecek zamanı kalmadan bir şeylerin bittiğini hissettiği o an…

Agnes’inHamnet’i kaybedişinde de bu var. Bir suçlu yok, bir fail yok, hesap sorulacak kimse yok. Ama şok her zaman bir anlam arıyor. Bir imgeye tutunmak istiyor. Agnesbir süre sonra yasını bağırarak değil, susarak yaşıyor. Uzun bir sessizlikle. İçten içe yankılanan bir kederle. Ve bu sessizlik, onun varoluşunu baştan aşağı değiştiren bir güce dönüşüyor.

Bu film, benim ChloéZhao’yla ilk gerçek bağım oldu. İzlemeden önce yıkıcı olacağını biliyordum ama bu kadar sert çarpacağını tahmin etmiyordum. Sanki aynı dalga defalarca üzerime vurdu.

JessieBuckley bu filmin omurgası. Hakkında söylenen onca övgüyü şimdi anlıyorum. Hüznü soyut bir duygu olmaktan çıkarıp elle tutulur bir şeye dönüştürüyor. Bakınca görüyorsun, izlerken hissediyorsun. Final sahnesi tek başına bile filmi yılın en güçlü işlerinden biri yapmaya yeter. MaxRichter’ın müziği ise sanki kilitli bir kapıyı açan gizli bir anahtar gibi; her yankılandığında yarayı biraz daha derinleştiriyor.

Çocuk oyuncu JacobiJupe, özellikle ikiz kardeşini kurtarmaya çalıştığı sahnede insanın içini parçalıyor. Çocukluğun masumiyetinin ölümle ilk kez karşılaştığı o an… Ölümün adım adım, sessizce inşa edilmesi filmin en acımasız taraflarından biri. Ama film acının içinde boğulmuyor; izleyiciyi yavaşça kabule doğru götürüyor. Sanki acı, geçilmesi gereken bir yol gibi.

Paul Mescal sakin, ölçülü, tam yerinde. Kimse kimsenin önüne geçmiyor. Her oyuncuya nefes alacak alan bırakılmış. Görsel olarak özellikle orman sahneleri çok güçlü; doğa, kayba sessiz bir tanık gibi. Açıklamıyor, teselli etmiyor, sadece orada duruyor.

William Shakespeare’in gölgesi film boyunca hissediliyor. Film onun hayatını anlatmıyor ama bir kaybın nasıl ölümsüz bir sanata dönüşebileceğine dair güçlü bir ima taşıyor. Oğlun ölümünden Hamlet doğuyor. “Olmak ya da olmamak” artık felsefi bir soru değil, hiç tam iyileşmemiş bir hüznün yankısı burada.

Filme yöneltilen eleştirileri anlıyorum. Yönetmenin “On The Nature of Daylight” müziği üzerinden zaman zaman duyguları sömürdüğü söyleniyor. Ama beni rahatsız etmedi. Aksine samimiydi.

Hamnet kolay bir film değil. Ama dürüst bir film. Hüznü sadece anlamanı istemiyor, onun geçmesine izin vermeni de istiyor.

JessieBuckley’nin eşsiz performansı ise uzun süre unutulmayacak. Şimdiden Oscar’ı hayırlı olsun.

 

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ
Yunus Tura
Yunus Tura 4 ay önce
Ümit hocam çok açıklayıcı olmuş kaleminize sağlık. Yapıyorsunuz bu sporu saygılar.