Tahir Elçi’nin yarım kalan mücadelesi
- 30-11-2025 16:01
- 1184
Bazen bir insanı anlatmak için kelimeler yetmez.
Hele ki o insan, bilgeliğiyle, sakinliğiyle, hukuka olan inancıyla ülkenin vicdanında özel bir yer edinmişse, onu anlatmak kadar zor bir şey yoktur.
Bu nedenle Tahir Elçi’yi anlatmak zordur.
Bundan tam 10 yıl önce onu aramızdan alan karanlık hâlâ faillerin bulunmasını engelliyor.
Hâlâ adalet arayışı önünde yıkılması güç bir duvar duruyor.
Diyarbakır Barosu Başkanıyken karanlık odaklar tarafından öldürülen Tahir Elçi’nin anısını saygıyla yaşatmak ve mirasına sadık kalmak hepimizin sorumluluğudur.
Dört Ayaklı Minare’nin önünde vurulmadan önceki sözleri hafızalarımızdan hiçbir zaman silinmeyecek:
“Buradan bir çağrı yapmak istiyoruz. Biz bu tarihi bölgede, birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun.”
Tahir Elçi, insan hakları mücadelesinde yolumuzu aydınlatan bir dost, bir hukukçu, bir rehber ve bir barış elçisiydi.
Bu ülkede hak hukuk mücadelesi veren herkesin mutlaka Tahir abi ile yolları kesişmiştir.
Benim de birkaç kez konferanslar ve toplantılarda bir araya geldiğim, sohbet etme şansına eriştiğim, dik başlı, onurlu bir hukukçuydu.
90’lı yılların karanlık günlerinde Cizre’de avukatlık yaparak başladığı insan hakları mücadelesi, Diyarbakır Barosu Başkanı olduğunda daha da görünür hale geldi ve bu nedenle de karanlık odaklar Türkiye’nin gözü önünde onun yaşamını elinden aldı.
Aradan on yıl geçti. Ama ne olay aydınlatıldı ne de adalet yerini buldu.
Bu, sadece bir cinayet dosyasının sürüncemede kalması değil; sistematik bir cezasızlık politikasının yansımasıdır.
Faili meçhul dosyaların yıllardır nasıl delillerin yok edildiğini, zaman aşımına uğratılarak kapatıldığını biliyoruz. Elçi’nin davası da bu tablonun bir parçası haline geldi. Olayın üzerinden beş yıl geçtikten sonra hazırlanan iddianame bile başlı başına düşündürücü değil mi?
Merhum Tahir Elçi için her yıl olduğu gibi bu yıl da anma törenleri düzenlendi.
Kurucularından olduğu Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Şubesi de Elçi’yi unutmadı. Ben de düzenlenen anma programına izleyici olarak katılım sağladım; dostları, mücadele arkadaşları, hak savunucuları konuştu.
Hepsinin ortak duygusu aynıydı: özlem, saygı ve en önemlisi mahcubiyet. Çünkü failler bulunmadıkça bu mahcubiyet hepimizin omuzlarında bir yük olarak kalacak.
Tahir Elçi’yi son haftalarında linç eden medya kampanyasının utancı ise hâlâ taze. O kampanyayı yürütenler bugün bu ülkede hâlâ itibar sahibi. Bu da ülkemizde hakikat ve adaletle ilgili nasıl bir eşiğin aşılması gerektiğini gösteriyor.
Elçi, yaşamı boyunca cezasızlığa karşı mücadele etti hep.
Sanki bazı karanlık odaklar ona, “Madem cezasızlığı sorguluyorsun, al sana cezasızlık!” der gibi bir suikast düzenledi.
Suikastı planlayan, tetiği çeken hâlâ bulunamadı. Bu olayda mesele yalnızca tetiği çeken değil; bu olayı organize eden karanlığın da ortaya çıkarılmasıdır. Çünkü Tahir Elçi’nin ölümü, Türkiye’de hakikat ve adalet sürecinin mihenk taşlarından biridir. Bu cinayet aydınlatılmadan bu ülkeye gerçek bir adalet ve barışın gelmesi mümkün değildir.
Bugün dosya Anayasa Mahkemesi’nde. Yani hukuk bitmiş değil, mücadele de bitmiş değil. Ve bitmemeli. Çünkü Tahir Elçi, herkes için adalet ararken yaşamını yitirdi. Kürt bir aydın, entelektüel, vicdanlı ve özgür bir insandı. Kolayca yeri doldurulmayacak bir kişilikti. Hiç kimseye düşmanlık beslemeyen, yalnızca gerçeği savunan bir hukukçuydu.
Onu anarken sadece bir insanı anmış olmuyoruz; bu ülkede demokrasi, kardeşçe bir arada yaşamayı, hak, hukuk ve adalet için bedel ödemiş bütün insanların mücadelesini hatırlıyoruz.
O nedenle Tahir Elçi’ye verilen söz hâlâ yerde duruyor: “Bu dava cezasız kalmamalıdır.”
Yüzleşmenin, hakikatin ve adaletin kapısı açılmadıkça, hepimiz onun anmasında mahcup kalacağız.
Tahir Elçi’nin dediği gibi:
“Bu ülkede barış istiyorsak, önce hakikatle yüzleşmeliyiz.”