Taşın hafızası, suyun yuttuğu Hasankeyf…
- 06-04-2026 16:38
- 06-04-2026 16:47
- 2522
Diyarbakır surlarını her gördüğümde, Hasankeyf'in o muhteşem tarihi kokusunu hissettiğimden, için bambaşka duygular içerisine giriyorum. Kendimi bir an, Hasankeyf’in o baraj yutmamış doğal halinin içerisine his ediyorum.
Bazı şehirler vardır; insanı içine alır, yalnızca gezdirmez, geçmişe götürür.
Diyarbakır da benim için hep öyle oldu.
Hele ki Diyarbakır sur içini her gördüğümde, içimde eski bir kapı aralanır.
Belki de bu yüzden, Hasankeyf ile aralarında görünmez bir kardeşlik bağı kurarım.
Biri taşın direnci, diğeri suyun yuttuğu antik kent…
Diyarbakır’a iki ayrı etkinlik için davet aldığımda, içimde çocukça bir sevinç kabardı. Çünkü bu, yalnızca bir programa katılmak değil; aynı zamanda geçmişle yeniden buluşmak demekti.
Üstelik etkinliklerin Suriçi’nde olması, bu buluşmayı daha da anlamlı kılıyordu.
Uzun zamandır ihtiyacını hissettiğim o “tarihle nefes alma” hâline nihayet kavuşacaktım.
Bir gün önceden vardım Diyarbakır şehrine. Geceyi nasıl geçirdiğimi hatırlamıyorum; sabahı sabırsızlıkla bekleyen bir ruhun telaşı vardı içimde. Gün doğarken, yolum Urfa Kapısı’ndan içeri düştü. Taşların arasından yürürken, geçmişin ayak izleri bugüne karışıyordu.
İlk durağım, bir zamanlar Süryani Kızlar Mektebi olan, bugün ise Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı çatısı altında yeniden hayat bulan o kıymetli mekândı.
Sobanın başında içilen çayın dumanı, kokusu yalnızca havaya değil, hatıralara da karışıyordu.
Orada, kentin hafızasına emek veren DİTAV Diyarbakır Şube Başkanı Şeyhmus Diken ile selamlaştık.
Dostlarla edilen sohbet, taş duvarlara çarpıp çoğalan bir sıcaklığa dönüştü.
Günün en anlamlı anlarından biri, Mıgırdiç Margosyan anısına düzenlenen etkinlikte buluşmaydı. Moderatörlüğünü Nurcan Kaya’nın yaptığı, konuşmacılar arasında Rober Koptaş ve Tanur Korkut’un da yer aldığı programda Margosyan anıldı.
Sanki dört yıl önce aramızdan ayrılan o Diyarbakır sevdalısı da oradaydı; bir cümlenin kıyısında, bir anının içinde… Ve Bedri Ayseli’nin söylediği Diyarbakır Bana Yeter türküsü, surların taşlarında dolaşarak kentin kalbine indi.
Bu önemli etkinliğe ev sahipliği yapan DİTAV, yalnızca bir mekân değil; bir direnç biçimi.
Ticari kaygılardan uzak, yalnızca kültür ve sanat için var olan bir alan.
Sergiler, söyleşiler, anmalar… Her biri, bu kadim şehrin hafızasına eklenen yeni bir katman gibi.
DİTAV’daki etkinlik bittikten sonra, oradan ayrılıp dar sokaklardan geçerek Cemil Paşa Konağı’na yöneldim. Davet edildiğim “Dicle’nin İzinde: Kültürel ve Ekolojik Hatırlamalar” sergisi, adeta bir nehrin belleğini duvarlara taşımıştı. Dicle Nehri yalnızca bir su yolu değil; dillerin, kültürlerin, yaşamların birbirine değdiği bir hatıra çizgisiydi.
Dilan Kaya Taşdelen ve Gizem Kıygı’nın izinden şekillenen sergi, suyun hafızasını, insanın müdahalesiyle değişen doğayı ve bu değişimin yarattığı kırılmaları gözler önüne seriyordu.
Son yarım yüzyılda kalkınma adı altında yapılan müdahalelerin aslında neyi götürdüğünü sessiz ama derin bir dille anlatıyordu.
O duvarlarda, Hasankeyf için verilen mücadelenin izlerini gösteren görselleri görmek, içimde bir sızı bıraktı.
Günün son durağı ise Meryem Ana Kilisesi oldu.
Oraya uğramadan Sur’dan ayrılmak eksik kalırdı.
Bir dost’a ulaştırılmak üzere, orada bulunan bir görevliye kitabımı teslim ettim.
Ziyaret esnasında, kilisenin etrafında ve içinde devam eden restorasyon çalışmaları içimde buruk bir iz bıraktı.
Tarihi esere dokunmanın bir edebi vardır; oysa o an şahit olduğum matkapla duvarlara müdahale, tarihin ruhuna fazla sert geliyordu.
Bir an, Hasankeyf’in iş makineleriyle parçalanan görüntüsü gözümün önüne geldi.
O gün Sur’dan ayrılırken, içimde tek bir duygu yoktu.
Özlem, sevinç, hüzün…
Hepsi birbirine karışmıştı.
Çünkü bazı şehirler insana yalnızca kendini değil, kaybettiklerini de hatırlatır.
Ve Sur, o gün bana bir kez daha sulara gömülen Hasankeyf’i hatırlattı.