<div>Geçen hafta Yeditepe Üniversitesi mezuniyet töreninde bir gencin "Emrolunduğu gibi dosdoğru ol" (Hud Suresi: 112) ayetinin yazılı olduğu bir pankart açmasına ve hemen ardından birkaç gencin birleşerek bu afişi perdelemeye çalışmasına şahit olduk. Bu çarpıcı olay, zihnimizde derin sorgulamalara yol açtı: Mukaddesata yapılan her türlü hakarete, saygısızlığa göz yumup bunu "ifade özgürlüğü" kılıfıyla savunanlar, neden iş bir inancı, ilahi bir düsturu temsil eden ayetlere gelince aynı özgürlükçü tavrı sergileyemiyor? Neden bir ayetin görünürlüğü birilerini bu kadar rahatsız ediyor? Madalyonun bu yüzü modern dünyanın çifte standartlı özgürlük anlayışını gözler önüne sererken, diğer yüzü ise biz Müslümanlara çok daha ağır bir sorumluluk yüklüyor. Neticede bu ayet, öncelikle biz Müslümanlara hitap ediyor. Sahi, kaçımız "Emrolunduğu gibi dosdoğru ol" ayetine gerçekten uyuyor ve hayatımızda dosdoğru olabiliyoruz? Bu ayet, Peygamberimiz’i sarstığı gibi bizi de ihtiyarlatıyor mu; kaçımız bu emri derinlemesine düşünüp dert ediniyor?</div> <div><strong>Hud Suresi 112. ayette zikredilen bu ilahi emir, İslam ahlakının ve insan-ı kamil olmanın hem en yalın hem de taşınması en ağır omurgasıdır. Bu emir, sadece bireysel bir dürüstlük çağrısı değil; hayatın her alanını kuşatan, esnemeyen ve taviz kabul etmeyen bir istikamet manifestosudur.</strong></div> <div> Peygamberi İhtiyarlatan Endişe: Sorumluluk Bilinci</div> <div><strong>Hz. Muhammed (s.a.v.), "Hud Suresi beni ihtiyarlattı" buyururken, şüphesiz Allah’ın adaletinden veya kendi ahlakından şüphe duymuyordu. O, zaten Mekkelilerin bile "el-Emin" (Güvenilir) ilan ettiği bir şahsiyetti. Onu sarsan, uykularını kaçıran ve saçlarına ak düşüren şey, *"emrolunduğu gibi"* ifadesindeki o hassas, milimetrik sınırdı.</strong></div> <div>Kendi kafana göre, konjonktüre göre ya da toplumun genel geçer doğrularına göre değil; tam olarak sana emredildiği gibi dosdoğru ol.</div> <div>Peygamber Efendimiz, bu ayetle omuzlarına yüklenen evrensel sorumluluğun, ümmetine rehberlik etme yükümlülüğünün ve ilahi iradeye zerre miktar sapmadan teslim olma zorunluluğunun ağırlığını hissetmiştir. Bu, sıradan bir dürüstlük değil; her nefeste, her ticarette, her sosyal ilişkide adalet terazisini dengede tutma endişesidir. Mezuniyet kürsüsünde o ayeti taşıyan gencin samimiyeti ile onu kapatmaya çalışanların telaşı arasındaki fark, aslında bu mukaddes yükün hayattaki aksidir.</div> <div> Günümüz Müslüman’ı ve "Göreceli" Doğruluk</div> <div><strong>Bugün dönüp modern dünyaya, üniversite kampüslerindeki o zihniyet bölünmesine ve en nihayetinde bu dünyada var olmaya çalışan Müslüman profiline baktığımızda, Hud Suresi 112. ayet ile aramızda ciddi bir mesafe açıldığını görmek mecburiyetindeyiz. Peygamberi ihtiyarlatan o muazzam ayet, günümüz Müslümanı için ne yazık ki sadece duvarları süsleyen bir hat sanatına ya da sosyal medyada paylaşılan bir slogana dönüşmüş durumdadır. Kampüslerde o ayetin üzerini örtmek isteyenlerin tahammülsüzlüğü bir yana, asıl sarsıcı soru şudur: Biz o ayetin altını hayatımızla ne kadar doldurabiliyoruz?</strong></div> <div>Günümüz dünyasında istikamet krizinin yaşandığı temel alanları şöyle özetleyebiliriz:</div> <div><strong> *ÇIKARA GÖRE ESNEYEN DOĞRULUK</strong></div> <div>Günümüz insanı, doğruluğu mutlak bir değer olarak değil, menfaatlerine zarar vermediği sürece taşınması gereken bir erdem olarak görüyor. İş hayatında, ticarette ve sosyal ilişkilerde "zamana ayak uydurmak" kılıfı altında dürüstlük feda edilebiliyor.</div> <div><strong> İBADET İLE AHLAKIN AYRIŞMASI</strong></div> <div> Bugünün en büyük paradokslarından biri, şekli ibadetlerini hassasiyetle yerine getiren bazı Müslümanların; kul hakkı, liyakat, adalet ve sözünde durma gibi ahlaki konularda sınıfta kalmasıdır. Oysa "dosdoğru olmak", namazdaki kıyamın hayatın bütününe yayılması demektir. Ayeti pankart yapıp taşımak kadar, o ayeti sokakta, pazarda, ofiste bir karakter olarak sergilemek de elzemdir.</div> <div><strong> SANAL VE GERÇEK KİMLİK BÖLÜNMESİ</strong></div> <div>Dijital çağ, Müslümanlara yeni bir imtihan alanı açtı. Gerçek hayatında muhafazakar ve ahlaki değerlere bağlı görünen bireyler, sosyal medyanın getirdiği anonimliğin arkasına sığınarak gıybet, iftira, yalan ve linç kültürünün birer parçası haline gelebiliyor. Doğruluk, ekran ışıkları kapandığında da devam etmesi gereken bir mükellefiyettir.</div> <div><strong> Sonuç: Yeniden İnşa Edilmesi Gereken İstikamet</strong></div> <div> Yeditepe Üniversitesi'ndeki o genç, bir pankartla topluma ve hepimize unuttuğumuz bir aynayı tuttu. O aynaya bakıp başkalarının tahammülsüzlüğünü sorgularken, kendi iç dünyamıza dönüp özeleştiri yapmak da boynumuzun borcudur. Hz. Peygamber’i (s.a.v.) ihtiyarlatan o endişe, bugün bizleri uykusuz bırakmıyor ve hayat tarzımızı sorgulatmıyorsa, imanımızın pratik hayatla kurduğu bağda bir sorun var demektir.</div> <div>Müslüman coğrafyanın ve bireylerinin bugün yaşadığı krizler; ekonomik veya siyasi olmaktan ziyade, bir istikamet ve güvenilirlik krizidir. Dünyaya yeniden bir adalet ve huzur medeniyeti sunabilmenin yolu, taktiksel hamlelerden değil; Hud Suresi'nin o sarsıcı emrine kulak vermekten geçer. Günümüz Müslüman’ı, doğruluğu rüzgâra göre yön değiştiren bir pusula olmaktan çıkarıp, her şartta kuzeyi gösteren bir sabit kadem haline getirmek zorundadır. Ancak o zaman Peygamber’in saçını ağartan o mukaddes yükün hakkı verilmiş, sadece pankartlarda değil, kalplerde ve amellerde de "dosdoğru" olunmuş kapısına varılabilir.</div>