<div>Türkiye’de, özellikle de Anadolu’nun doğu ve güneydoğusunda bir yere gidecek ya da bir iş yapılacaksa sıkça sorulan ilk soru şudur: “Tanıdık var mı?” Bu soru, neredeyse bir şifreye dönüşmüş; işlemlerin, çözümlerin ve hatta hayatın normal akışının temelini oluşturan bir refleks halini almıştır.</div> <div>Bu durum, sadece bireysel bir davranış değil; sistematik bir güven eksikliğinin dışavurumudur. Peki bu psikoloji nereden doğdu, neden bu kadar yaygınlaştı ve bizleri nelere mahkûm etti?</div> <div><strong>Tanıdığa Bağlı Yaşam Biçimi</strong></div> <div>“Tanıdık var mı?” sorusu, aslında basit bir kolaycılıktan ibaret değildir. Bu soruyla kişi, içinde bulunduğu sistemin adaletine ve işleyişine güvenmediğini ilan eder.</div> <div>İşinin zamanında ve düzgün biçimde yürümeyeceğine dair duyduğu kaygı, onu bir “referans” arayışına iter.</div> <div> Çünkü biliyoruz ki, birçok kurum ve kuruluşta liyakatten çok ilişki ağı belirleyici olabiliyor. Bu da insanları hak arayışında yalnızlaştırıyor. Haklı bile olsanız, “kapıyı tanıdık çalmazsa” içeriden bir ses gelmeyebiliyor.</div> <div><strong>Sistemsizlik ve Adaletsizlik Üzerine</strong></div> <div>Bir toplumda hukuk, bürokrasi ve hizmet süreçleri sağlıklı işlerse, insanlar haklarını ararken tanıdık arayışına ihtiyaç duymaz.</div> <div> Ne yazık ki bizde işler çoğu zaman prosedürden çok ilişkiler üzerinden ilerliyor. Bu durum, hem adalet duygusunu zedeliyor hem de kurumsal yapıların güvenilirliğini yok ediyor.</div> <div>Hangi kapıyı çalsak “adamın yoksa işin zor” sözüyle karşılaşmamız bir rastlantı değil; sistematik bir çürümenin sonucu.</div> <div><strong>Toplumsal Bir Yoksunluk Hâli</strong></div> <div>Tanıdık bulamayan birey, zamanla “dışlanmışlık” ve “yoksunluk” hissine kapılıyor. İşi görülmediği için değil; hak etmediği halde diğerlerinin işinin görüldüğünü bildiği için inciniyor.</div> <div> Bu da toplumda adalete olan güveni zayıflatıyor, bireyleri içine kapanık, kaygılı ve tepkisel hale getiriyor. Hak ederek değil, tanıyarak ilerleyen bir sistemde birey neye, kime güveneceğini bilemiyor.</div> <div><strong>Çözüm: Kural, Şeffaflık ve Liyakat</strong></div> <div>Bu hale nasıl geldiğimiz sorusuna verilecek en sade cevap şudur: “Sistemin olmadığı yerde ilişkiler, adaletin eksik olduğu yerde aracılar konuşur.” Oysa her iş kuralına uygun yapılsa, prosedürler açık ve anlaşılır olsa, her birey eşit şartlarda hizmete erişebilse; tanıdığa, torpile, referansa duyulan ihtiyaç ortadan kalkar. Amiyane tabirle “adamcılık” yapılmasaydı, insanlar “tanıdık var mı?” sorusunu bu kadar içselleştirmezdi.</div> <div><strong>Sonuç: Tanıdık Değil Hak Arayalım</strong></div> <div>Toplum olarak, tanıdıklar üzerinden değil, haklar üzerinden ilerleyen bir yaşam biçimini benimsemek zorundayız. Bu; sadece daha adil bir toplum için değil, aynı zamanda bireyin onurunu ve özgüvenini koruması için de elzemdir.</div> <div>Bir işi yaptırmak için kapı kapı tanıdık aramak yerine, o işin doğru dürüst, herkes için aynı kurallar içinde yürütüldüğü bir düzende yaşamak, hepimizin hakkıdır.</div> <div> İşte bu nedenle mesele sadece “tanıdık var mı?” sorusu değil, o sorunun ardındaki çarpık düzenle yüzleşmektir</div>