Yetmiş yaşına merdiven dayamış bir insanın gecenin bir yarısı çocukluğuna dönmesi garip bir şey.
Ama oluyor.
Uykum bölündü yine. Ev sessiz, gece derin… Bir süre tavana baktım. Sonra yıllar ağır ağır geriye doğru yürümeye başladı.

Önce sokaklar geldi gözümün önüne.
Sonra yüzler…
Sonra sesler…
Ve o seslerin arasından bir isim yükseldi:
Süleyman Gönülaçar… Bizim Hayyam.
O yılların Batman’ı bugünkü gibi değildi. Daha küçük, daha sakin, insanların birbirini daha yakından tanıdığı bir yerdi. Sokaklar bizim oyun alanımız, boş arsalar stadımızdı.
İki taş bulur kale yapardık.
Topun sahibi kimse, takımın kaptanı da oydu.
Saatlerce koşturur, dizlerimizi kanatır, üstümüz başımız toz içinde kalır ama akşam olunca yine ertesi günün maçını konuşurduk.
Hayyam ise hepimizden farklıydı.
Top ayağına geldiğinde sanki başka bir çocuk olurdu. Çalımı, sürati, topu kullanışı dikkat çekerdi. Biz mahallede futbol oynarken onun gözü çok daha ilerideydi.
Daha çocuk yaşta Petrolspor altyapısında top oynamaya başladı.
Ardından 17-18 yaşlarında Petrolspor formasını giyerek profesyonelliğe ilk adımını attı. Sonra Denizlispor altyapısına transfer oldu.

Bizim için Hayyam’ın formasını görmek büyük gururdu.
Mahalleden bir arkadaşımız profesyonel futbolcu olmuştu.
Fakat memleket ve aile hasreti ağır bastı. Denizli’de uzun süre kalamadı, Batman’a geri döndü.
Bizim sevincimizi görmeliydiniz.
Çünkü Hayyam sadece top oynadığımız arkadaşımız değildi. Çocukluğumuzun önemli bir parçasıydı.
TPAO lojmanlarında otururlardı. O dönem lojmanlar bizim gözümüzde bambaşka bir dünyaydı. Sosyal tesisleri, sahaları, yeşil alanları vardı.
Biz de fırsat bulduğumuz her an oraya giderdik.
Ama bizi asıl çeken Hayyam’ın eviydi.
Karnımız acıktığında birbirimize bakar, fazla konuşmadan yönümüzü onların evine çevirirdik.
Kapıyı çoğu zaman Tenzile Ana açardı.
“Gelin çocuklar…”
Bu iki kelime bile yetiyordu.
Allah rahmet eylesin.
Tenzile Ana hepimizi kendi çocuğu gibi görürdü. Sofrasında ne varsa önümüze koyar, karnımızı doyurur, bazen de cebimize harçlık sıkıştırırdı.
O harçlıklar bizim için servetti.
Çocuk aklımızla paranın değerinden çok, bir büyüğümüzün bizi düşünmesine sevinirdik.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, o evin sıcaklığını daha iyi anlıyorum.
Bizim çocukluğumuzun zenginliği; büyük evler, pahalı oyuncaklar değildi.
Bir arkadaşın evine çekinmeden girebilmekti.
Bir annenin seni kendi çocuğu gibi sofraya oturtmasıydı.
Akşam eve dönerken cebinde birkaç kuruşla kendini dünyanın en zengini hissetmekti.
Hayyam’ın Almanya’ya gidişiyle aramıza kilometreler girdi.
Halil Amca, oğlunun isteğini kırmadı; hatırlı dostlarını devreye sokarak onun Almanya’ya gitmesine yardımcı oldu.
Hayyam uzaktaydı ama her Batman’a gelişinde bizi hatırlardı.
Elinde mutlaka bir hediye olurdu.
Hepimize ayrı ayrı düşünülmüş küçük armağanlar getirirdi.
Çocukken insan hediyenin maddi değerini bilmez. Seni kimin düşündüğünü bilirsin.
Hayyam’ın hediyeleri de bizim için biraz böyleydi.
Bir de balığı vardı.
Hayyam’ın yaptığı balığın tadını hâlâ hatırlıyorum.
Bir gün merak edip sordum:
“Hayyam, kardeşim, sen bu balığı nasıl böyle güzel yapıyorsun?”-
Güldü ve hiç düşünmeden:
“Sevgimi katıyorum kardeş.” dedi.
O zaman bu sözüne gülüp geçmiştim.
Şimdi yıllar sonra düşündüğümde, belki de Hayyam’ı anlatan en güzel cümle buydu.
Çünkü onun hayatında dostluğun yeri başkaydı.
Sonra genç yaşta amansız bir hastalığa yakalandı.
Hayatının en güzel çağındaydı.
Önünde daha yaşayacağı, göreceği, seveceği yıllar vardı.
Ama hayat bazen insanın planlarına bakmıyor.
Hayyam’ı bizden aldı.
Aradan yıllar geçti.
Batman değişti.
Biz büyüdük.
Sokaklar, evler, insanlar değişti.
Fakat bazı anılar zamanın elinden kurtuluyor.
İşte bu gece, uykumun bölündüğü o sessizlikte yine çocukluğumun sokaklarındaydım.
İki taşın kale olduğu arsada…
Tozun toprağın içinde…
Petrolspor formasıyla gurur duyduğumuz o günlerde…
Ve Tenzile Ana’nın sofrasında…
Bir an sanki zaman geriye dönmüş gibiydi.
Hayyam yine yanımızdaydı.
Belki de insan yaşlandıkça geçmişi daha çok arıyor.
Çünkü geçmişte yalnızca yaşanmış günler değil, artık aramızda olmayan insanlar da var.
Bu satırları yazmakta geciktim kardeşim.
Bunu bir vefa borcu olarak görüyorum.
Seni anlatmaya ne zaman elim gitse, çocukluğumuzun o güzel günleri gözümün önüne geldi. Bir insanı birkaç satıra sığdırmanın mümkün olmadığını düşündüm.
Bugün yine de yazıyorum.
Eksik kalacağını bile bile…
Süleyman Gönülaçar…
Bizim Hayyam.
Çocukluğumuzun futbolcusu, soframızın dostu, güzel yürekli kardeşimiz…
Aradan kaç yıl geçerse geçsin, sen bizim o eski Batman’ın sokaklarında yaşamaya devam edeceksin.
Topun peşinden koşan o çocuk olarak…
Tenzile Ana’nın sofrasında oturan o delikanlı olarak…
Ve balığın başında bana:
“Sevgimi katıyorum kardeş.” diyen o güzel dost olarak…
Ruhun şad, mekânın cennet olsun.
Geç kaldım Hayyam…
Ama bu satırlar sana olan vefa borcumdur.

ALLAH rahmet eylesin mekanı cennet olsun.