Kendi özümüzle yüzleşmekten kaçıp suçu kadere atmak, insan olmanın en eski kaçamağıdır. İçimizde dinmeyen ırmaklar çağlarken, kulaklarımızda dengbejlerin o hüzünlü tınısı ve ayaklarımıza dolanan geçmişin yüküyle cenneti arayan sarhoşlar gibiyiz. Hayatın doğasında yanılmak da yanıltmak da varken, bir yanımız gül kokusuna, diğer yanımız ölüm korkusuna teslim oldu. Oysa bütün bu koşturmaca, sadece kendimizden uzaklara doğru uzun bir yola çıkma arzusundan ibaretti.
Arzularımız, İbn Arabi’nin çetrefilli rüyaları kadar uzak ve dolaşık. Bilinçaltımızı saran düşlerin, ne idüğü belirsiz isteklerin tutsağı olduk. Savaşmanın ve mağlup olmanın sınırlarını bilmeden, sırf dürtülerimize yenik düştüğümüz için kendi dünyamızı yıkımın eşiğine getirdik. Çocukça korkularımıza boyun eğip uğrunda tek bir adım atmadığımız hayaller, bu karmaşık düzende çoktan maziye karıştı. Üstümüzde örtü olacak bir gökyüzü bile kalmadı; Ademi varlığımızdan, faniliğimizden ve İbrahim’in adaletinden uzaklaşıp meselenin en karanlık safına hapsolduk. Franz von Stuck’ın Günah tablosundaki gibi, yoldan sapışımız boynumuza dolanan sihirli bir yılan oldu. Oysa başından beri bütün hikayenin tek amacı, ne olursa olsun "insan" kalabilmek değil miydi?
İçimizdeki bitmek bilmeyen endişeler ruhumuzu paramparça etti. Ne yana dönsek bir fırtına koptu, ne yöne baksak bizi bizden eden bir yıkım gördük. Bedenleri tutsak edip üzerlerinde intikam alırken, sırf tarih sayfasından silinmemek içgüdüsüyle asırlarca durmadan yazıp krizler geçirdik. Aristokrat bir ailenin çöküşünden geriye kalan o büyük boşlukta yaşadık. Kendimizi ifade etme tereddüdüne düştük; kutsal metinlerin vaat ettiği ahlak dünyasını kendi varoluşumuzla birleştiremedik, hep çelişkilerin gölgesinde tutunmaya çalıştık. Sonucumuz belki tam bir hüsran değildi ama asla bir zafer de sayılmazdı.
Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz karanlık iç odaklara yürüdük, zindanlara atıldık ve ezberimizde tek bir dize bile yokken uzun uzun şiirler okuduk. Umudu kucağımıza bastırıp şehveti içimize gömdük; kalabalık ve yapay düzenlerin ortasında kaybolmak pahasına kendimizi arayıp durduk. Güç sarhoşluğunun o muazzam ve yalancı kudretine kandık, zaaflarımıza yenildik. Doğanın o dingin kucağını terk edip, yanımıza bir tek insanı bile almaya vakit bulamadan gizemli ve dolambaçlı şehirler kurduk. Jean-Jacques Rousseau’ya inanıp Süleyman’ın arsasını paylaştık ama kül tabletlerine kazınan kadim bilgeliği hiç anlamadık, anlamaya niyet de etmedik.
Bir toplama kampının soğukluğunda kaybolan kadının içindeki o derin hikâyeyi kimselere anlatmadık; cesaret tahtasında kırılgan ve yüzeysel hayatlar sürdük. Dünyanın en güzel şarkısını dilimize doladık, en berrak sularından içtik ama yaşamak ve yaşatmak adına tek bir samimi adım atmadık. Günün sonunda kaybımız, kazancımızı çoktan yutup geçti. Biz ise bu acı bilançoyu anlamaktan bile acizdik; sadece kaybettik.
Günahlarımızdan arınamadık, vicdanımız ve elimiz kana bulandı. Kendi içimizdeki öze, bize üflenen ruha muhalif olduk. Tarihin o geçilmez ve acımasız aynasına baktığımızda kendimizi dev gibi gördük; Thomas Hobbes’un o kaotik, insanın insanı yediği dünyasında kendimize bir yer beğendik.
Kalabalıklara aldırış etmeden, başka hayatların ve insanlığın üzerinden şuursuzca tepindik. Oysa varoluşumuzun temel dinamiği düşünmekti ve bize gelen ilk emir "Oku!" idi. Bize sunulan hayat bir nefesten ibaretken, biz heveslerimiz uğruna her şeyi unuturcasına savaştık.
Düşüncelerimiz kağıt üzerinde mantıklı görünse de içimizde taşıdığımız hissiyat yasalara, nizama uymuyordu. İnsan olmanın en günah, en çıplak haline gelip dayandık. Doğanın dürtülerinin ve hayatı anlamlı kılan o ilk içgüdülerin artık sonundayız. İçinde bulunduğumuz bu noktada geri dönüş yok; artık yüzleşmek ve bir yere varmak zorundayız.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir