Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı en büyük ekonomik skandallardan biriyle karşı karşıya. Fon krizi, yalnızca finans piyasalarında yaşanan bir çöküş ya da yatırımcıların parasını kaybetmesi meselesi değildir. Bu olay, kamu denetiminin, siyasi sorumluluğun ve hesap verebilirliğin ciddi biçimde sorgulanmasını gerektiren bir hadisedir.
Çünkü ortada bir gecede meydana gelmiş sıradan bir siber saldırı, beklenmedik bir piyasa dalgalanması ya da öngörülemeyen bir ekonomik felaket yok. İnsanların aklında çok daha ağır sorular var: Birileri bu işe niyetlendi mi? Birileri gördü de göz mü yumdu? Birileri izledi mi? Birileri bütün bunlar yaşanırken neden müdahale etmedi? Bu soruların her biri, bugün cevap bekliyor.
İşin daha da dikkat çekici tarafı, bu sürecin içerisinde adı geçen kişi ve çevrelerin birbirinden bütünüyle bağımsız yapılar olmadığı yönündeki iddialardır. Burası çok önemli: Aynı toplumsal, siyasi ve ekonomik çevrelerde bulunan insanların adlarının bu tartışmalarda geçmesi, meselenin yalnızca finansal boyutuyla ele alınmasını imkansız hale getiriyor. Üstelik kendisini dini referanslarla tanımlayan, topluma ahlak ve maneviyat üzerinden mesaj veren çevrelerin bu iddialarla anılması, kamuoyundaki sorgulamayı daha da derinleştiriyor.
Besmeleyle başlayıp Allah’ın adını dilinden düşürmeyen, fakat iş para ve menfaat ilişkilerine geldiğinde ahlaki sorumluluğu unutan bir anlayışın toplumda karşılık bulması mümkün değildir. İslam’ın ahlakını temsil etmek başka, dini kavramları kişisel çıkarların arkasına siper etmek başkadır. Burada tartışılması gereken inanç değil, inancın istismar edilmesidir. Siyasi İslamcılık iddiasıyla topluma ahlak dersi verenlerin, öncelikle kendi çevrelerindeki iddialara cevap vermesi gerekir.
Bir de meselenin büyüklüğünü düşünelim. Söz konusu paranın boyutunu sıradan bir vatandaşın zihninde canlandırması bile kolay değil. Milyarlarca liralık kaynaklardan söz ediyoruz. Bu büyüklükteki paralarla kaç okul yapılabilirdi, kaç hastane inşa edilebilirdi, kaç ailenin hayatına dokunulabilirdi? Kaç şehrin altyapısı baştan sona yenilenebilirdi? Vatandaşın yıllarca çalışarak biriktirdiği paranın böylesine büyük bir tartışmanın konusu haline gelmesi, ekonomik bir kayıptan çok daha fazlasıdır.
Bugün gelinen noktada vatandaşın beklediği şey çok açık: Kim ne yaptıysa ortaya çıkarılsın, kim sorumluysa hesap versin. Fakat kamuoyunun önünde hala cevaplanmayı bekleyen sorular var. Sorumluluğu üstlenen, çıkıp bütün açıklığıyla kamuoyunu bilgilendiren bir siyasi irade görmek istiyoruz. Çünkü devlet yönetiminde başarı kadar başarısızlığın da bir sorumlusu olmalıdır. Denetim mekanizması yalnızca kriz çıktıktan sonra çalışıyorsa orada ciddi bir yönetim sorunu var demektir.
Ancak en çok dikkat edilmesi gereken mesele, vatandaşın bugünkü sessizliğidir. Bu sessizliği kabulleniş, unutkanlık ya da ilgisizlik olarak okumak büyük bir yanılgı olur. İnsanlar izliyor, dinliyor, karşılaştırıyor ve kendi kanaatlerini oluşturuyor. Belki bugün meydanlarda yüksek sesle konuşmuyorlar ama yaşananları hafızalarına kaydediyorlar. Siyasetin en büyük yanılgılarından biri, sessiz kalan vatandaşın hiçbir şeyin farkında olmadığını düşünmektir.
Önümüzde en geç iki yıl içerisinde yeniden sandık gerçeği olacak. Elbette böylesine büyük bir ekonomik krizi yalnızca seçim hesabına indirgemek doğru değildir. Fakat demokrasilerde vatandaşın elindeki en güçlü denetim araçlarından biri sandıktır. İnsanlar kendilerine yaşatılanları, kendilerinden saklananları ve hesap vermekten kaçınanları değerlendirecektir. O gün geldiğinde kimsenin vatandaşın hafızasını küçümseme lüksü olmayacaktır.
Unutulmamalıdır ki devlet yönetmek yalnızca iktidar olmak değil, hesap verebilmektir. Makamlar geçicidir, siyasi güç el değiştirir; fakat milletin hafızası kolay kolay silinmez. Fon krizinde kaybedilen yalnızca para değildir. Kaybedilen, vatandaşın emeği, birikimi ve sisteme duyduğu güvendir. Bu güven yeniden tesis edilmeden hiçbir açıklama, hiçbir siyasi söylem ve hiçbir geçici tedbir yeterli olmayacaktır.
Vesselam…!

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir