On iki maddelik yasa teklifinin Meclis’te kabul edilmesiyle birlikte, artık uzun yıllardır süren bir savaşın, acının ve gözyaşının son bulmasının ayak seslerini daha güçlü duyuyoruz. Cumhurbaşkanı’nın onayının ardından yürürlüğe girmesiyle birlikte yeni bir dönemin kapısı aralanacak. Ben bugün bu gelişmeye yalnızca bir siyasi karar olarak bakmıyorum. Bu, aynı zamanda bu topraklarda barışın sesini daha yüksek çıkartabilmemizin önünü açan tarihi bir eşiktir. Artık hiçbir eve ateş düşmesin, hiçbir anne evladının yolunu gözyaşlarıyla beklemesin, insanlar birbirine yeniden güvenebilsin ve birbirine kardeşçe sarılabilsin istiyorum.
Bugünden on yıl önce böyle bir şey söylemek, böyle bir ihtimalin gerçekleşebileceğini dile getirmek yalnızca zor değildi; aynı zamanda çok tehlikeliydi. Hatırlıyorum, üniversite yıllarımda bir derste Mümtaz’er Türköne, “Bir gün bu topraklara barış gelecek ve ben Diyarbakır Nevruz’unda elimde Türk bayrağıyla Nevruz’a katılacağım” demişti. O günler 2014-2015 yıllarıydı. Bu cümle bana çok şey düşündürmüştü. Çünkü bazı sözler vardır, söylendiği gün anlaşılmaz; yıllar sonra anlamını daha derinden kavrarsınız. Bugün geriye dönüp baktığımda, o cümlenin taşıdığı umudu çok daha iyi anlıyorum.
2014’ten bu yana çok şey değişti. Çok acılar çektik. Çok insanımızı kaybettik. Çok evin ocağına ateş düştü. Kimi zaman öfkelendik, kimi zaman birbirimizi anlamakta zorlandık, kimi zaman aynı ülkenin insanları olduğumuzu unutur gibi olduk. Ama bütün bu acıların içinden bugün başka bir yere doğru yürümeye çalışıyoruz. Artık bir araya gelmenin, birlik olmanın, ortak bir gelecek kurmanın ve her şeyden öte çocuklarımıza büyük bir miras bırakmanın arefesindeyiz. Ben de bu ülkenin bir evladı ve siyasetle ilgilenen bir insan olarak, bu tarihi dönemeçte üzerime düşen sorumluluğun farkındayım.
Çünkü mesele yalnızca silahların susması değildir. Asıl mesele, insanların birbirine yeniden güvenmesidir. Asıl mesele, Türk’ün de Kürt’ün de bu ülkenin eşit ve onurlu sahibi olduğunu hissedebilmesidir. Asıl mesele, farklılıklarımızı bir ayrılık sebebi değil, bu ülkenin zenginliği olarak görebilmektir. Ben barışın, kardeşliğin, hukukun ve adaletin tarafında durmanın bugün her zamankinden daha kıymetli olduğuna inanıyorum. Geçmişin acılarını unutmayacağız ama geleceği de geçmişin acılarına mahkum etmeyeceğiz.
Nelson Mandela’ya soruyorlar: “Sen umutlu musun?” Mandela’nın verdiği cevap çok anlamlı: “Ben umudu yaratanım.” İşte bugün geldiğimiz noktada artık yalnızca umutlu olmak yetmiyor. Hepimiz umudu var edeceğiz. Umudu konuşacağız, umudu büyüteceğiz, umudu birbirimize taşıyacağız. Çünkü umut, yalnızca beklemek değildir. Umut, geleceği kurmak için sorumluluk almaktır. Ve ben inanıyorum ki umut da başarı da bulaşıcı birer erdemdir. Bir insanın yüreğindeki umut, başka bir insanın yüreğine dokunabilir.
Bugün artık birbirimize geçmişin korkularıyla değil, geleceğin umuduyla bakmamız gerekiyor. Yıllarca bizi birbirimizden uzaklaştıran sözlerin yerine, bizi birbirimize yaklaştıracak cümleler kurmalıyız. Bu ülkenin çocuklarına “Senin geleceğin benim geleceğimden farklı değil” diyebilmeliyiz. Çünkü hepimizin ortak bir vatanı, ortak bir geleceği ve gelecek nesillere karşı ortak bir sorumluluğu var. Ben bu dönemin yalnızca devletin veya siyasetin değil, toplumun tamamının meselesi olduğuna inanıyorum. Artık hepimizin birbirine karşı daha sakin, daha sağduyulu ve daha cesur olması gereken bir zamandayız.
Belki de yıllar sonra bugünleri konuşurken, bütün bu yaşananların bir dönüm noktası olduğunu söyleyeceğiz. Mandela’nın dediği gibi, artık yalnızca umutlu olmak yetmiyor; umudu var etmek gerekiyor. Ben de kendi adıma, bu topraklarda umudun büyümesine katkı sunmak istiyorum. Çünkü başarı da umut da bulaşıcı bir erdemdir. Bir kişinin yüreğinde başlayan umut, bir başkasına, oradan bir başkasına ulaşabilir. Şimdi bize düşen, bu umudu büyütmek ve yıllardır hasretini çektiğimiz huzuru kalıcı hale getirmek. Bunu başarabilirsek, gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras da bu olacaktır.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir