?>

Mekân değişir, yara kalır

Hüseyin Demir

3 ay önce

Bazen insan, kendi iç âleminde ansızın kopan bir zelzelenin altında kalır. Ne yer sarsılır, ne gök gürler ama bir duvar yıkılır içinde, bir çatı çöker, bir ses susar. O andan sonra omuzlara binen yük, takvim yaprakları gibi sessizce çoğalır. Sanki görünmez bir heybe asılmıştır sırtına: İçi taş dolu, içi hatıra dolu, içi yarım kalmış cümlelerle dolu…
İnsan fark etmez önce. Yürür. Sonra yürüyüşü ağırlaşır. Nefesi daralır. Bakışı puslanır. Hayat, birdenbire, yokuşu bitmeyen bir patikaya döner.

İşte tam o vakit, ruhun en eski refleksi uyanır: Kaçmak…

Kaçmak ki bazen bir dua gibi bazen bir itiraf gibi düşer insanın diline.

İnsan; yıkılan harabenin altında kalmamak için başka bir şehre, başka bir işe, başka bir hayata sığınmak ister. Zanneder ki mekân değişirse kader de değişir. Bavula birkaç eşya koymakla, kalbin yükü de hafifleyecek sanır. Oysa insan, en ağır eşyasını yanına alır: Kendini.

Kaçtığını zannedersin oysa en çok kendine yaklaşırsın.

Mekân yalnızca duvarları değiştirir, insanın içi çoğu zaman aynı kalır. Çünkü omuzlardaki yük geçmedikçe belirsizlik artar; belirsizlik arttıkça umut, sonbaharda dalından kopan bir yaprak gibi sessizce yere düşer. İnsan bir yerde, bir hikâyede, bir düzende “En azından burada her şey yolunda” diyebilmek ister. Bir cümleye sığınmak ister. Bir pencereye, bir sokağa, bir akşama… Fakat çoğu zaman en büyük hakikati ıskalar.
Yeni başlangıçlar insana nefes aldırır. Doğrudur. İnsan mekân değiştirince, sanki ciğerlerine serin bir rüzgâr dolar. Lâkin yara, insanın kendiyle birlikte yürür. Sükûtun en tenha köşesinde bile nabız gibi atmaya devam eder. Yeni mekânda aranan şey çoğu zaman huzur değil, tanıdık bir nefestir. O nefes bulunduğunda ise küllenmiş bir ateşe üflenen rüzgâr gibi eski korlar yeniden kızarır.

Dışarıdan bakıldığında her şey “daha iyi” görünür: Yeni bir iş, yeni dostlar, yeni sokaklar… Lâkin içeride insan, aynı yarayla yürümeyi sürdürür. Kaçtığı yerin yarasız olduğunu zanneder oysa her mekan biraz kırık, her insan biraz eksiktir. Yara belki aynı yerden değil, başka bir yerden kanamaya devam eder. İnsan bazen kaderini değil, sadece acısının yönünü değiştirir.

Asıl mesele, “hiçbir şey olmamış” bir yer bulmak değildir. Asıl mesele, olan şeylerle nerede ve nasıl yaşayacağını öğrenmektir. Kaçmak bazen insana zaman kazandırır, kalbe kısa bir sükûn verir. Fakat iyileşme; çoğu zaman, kaçtığın şeyin karşısında bir gün durabilmekten geçer. Yüzleşmeden kurulan her düzen, rüzgârı bekleyen bir çadır gibidir. İlk fırtınada savrulur. Hakiki diriliş ise, insanın kendi enkazının başında durup, başını öne eğerek, “Bu da benim payım” diyebilmesidir.
Bize dönüş; hangi mekânda olursa olsun, yaralarımızla yaşamayı öğrenmektir. Onları inkâr etmeden, onlarla konuşarak, onlardan hikmet devşirerek… Zira her yara, doğru okunursa bir irfan mektebidir. İnsanı derinleştiren, olgunlaştıran, sessizce büyüten de işte o mektepte öğrendikleridir.
Belki de hayat, bütünüyle kapanmış yaraların değil; taşınması öğrenilmiş yaraların hikâyesidir.
Ve belki de insan, yarasını sırtında değil, kalbinde doğru bir yere koyabildiğinde gerçekten yol alır.

Yepyeni bir hikâye…

Ve o hikâyeyi, yaramızla birlikte yazabilme cesareti dileğiyle…

YAZARIN DİĞER YAZILARI