Şehir içi ulaşımda çoğu zaman yürümeyi tercih ediyorum. Bunun iki temel nedeni var: sağlık ve spor.
Gün içinde bazen altı kilometreye kadar yürüdüğüm oluyor. Hem hareket etmiş oluyorum hem de şehrin sokaklarını, insanlarını ve gündelik hayatını daha yakından gözlemleme fırsatı buluyorum.
Bazen de mesafe uzaksa ya da işim aceleyse belediye otobüsüne veya dolmuşla yolculuk yapıyorum.
Tabiki Toplu taşımayı tercih etmemin başka nedenleri de var. Şehir içi trafiğinin rahatlamasına katkı sunmak, sadece kendim için bir otomobille park yeri işgal etmemek, daha az yakıt tüketmek ve dolayısıyla hava kirliliğini azaltmak... Bunların küçük ama önemli birer çevreye katkısı olduğuna inanıyorum.
Fakat toplu taşımanın benim için bir başka anlamı daha var.
Otobüste ve dolmuşta halkla iç içe olmanın ayrıcalığı.
Bu sayede de günlük hayatın içinde insan, makamından, mesleğinden, ekonomik durumundan ve egosundan biraz olsun kurtuluyor. Böylece kendinizi toplumun diğer kesimlerinden ayrı görmüyorsunuz. Halkın gündemini, dertlerini, beklentilerini, eleştirilerini ve esprilerini en doğal haliyle burada şahit olabiliyorsun. Üstelik her şehir içi yolculuğu, hafızamda bir anı da bırakıyor.
Salı günü yaklaşık bir saat süren bir dolmuş yolculuğum her seferinde olduğu gibi renkli anılarla geçti.
Tam yolculuk yaptığım dolmuşun “Kaptanı trafik kurallarına dikkat ediyor. En azından telefonla konuşurken kulaklık kullanıyor” diye düşünüyordum ki şoför o anda bir sigara yaktı.
Bir kural ihlalinden diğerine geçiş ancak bu kadar hızlı olabilirdi!
Batman caddelerinde yol alırken akşam trafiği yoğundu. Dolmuş bir sağa, bir sola manevra yapıyor; sanki aracın altında amortisör ya da makas yokmuş gibi takır tukur sesler çıkarıyordu. Esneme payı kalmamış olacak ki zıplaya zıplaya yol aldık.
Böylesine bir hoplama zıplama olsa olsa böbrek taşı düşürmeye iyi gelebilirdi!
Ancak yolculuğun asıl dikkat çekici tarafı aracın sarsıntısı değil, içindeki insan manzaralarıydı.
Trafik yoğunluğundan yakınan yolculara kaptan, “Parası olup tatile gidenler dönünce trafik yine bu hale geldi” şeklinde bir tespitte bulundu. Buda demektir ki şehir içi trafiğini çekilmez kılan ve havayı en çok kirletenler zengin olanlardır.
Belki de şehrin trafik sorununu özetleyen en kısa tespittir bu.
Bu tespitten sonrada yolculuk esnasında hafızamda yer alan diğer bir konu oldu.
Dolmuştan inen bir kadın şoföre, “Hakkını helal et, param yoktu, ödeyemedim” dedi.
Şoför, hiç tereddüt etmeden “Helal olsun.” dedi.
Eminim başka bir şehirde aynı durum yaşansa, “Paran yoksa binmeseydin” derdi şoför.
İşte Batman’ın farkı burada.
Bu şahit olduğum yolcu ile şoför arasındaki diyalog yaklaşık bir saatlik dolmuş yolculuğunun benim için en önemli anıydı.
Çünkü bu küçücük diyalog, aslında hayatın büyük bir gerçeğini anlatıyordu.
Bir tarafta yol parasını bile karşılayamayacak kadar zor durumda olan, muhtaç bir insan...
Diğer tarafta zor şartlarda ekmeğini kazanmaya çalışan bir minibüs şoförü...
Ve bütün bu ekonomik sıkıntıların arasında kaybolmayan bir insani yaklaşım.
Bazen bir şehrin kadim olduğunu, düzgün mimarilerden, parklardan, meydanlardan, yüksek binalarından veya geniş caddelerinden değil, böyle küçük anlardan anlarsınız.
Tabi dolmuş yolculuğunun başka renkli anları da vardı.
Arka koltukta oturan iki kadın sohbete öylesine dalmışlardı ki inecekleri durağı kaçırdıklarını ancak bir süre sonra fark ettiler.
Dolmuş adım başı yolcu indiriyor, yolcu bindiriyordu bir bir yavaşlıyor, bir hızlanıyordu.
Meğer bunun da bir nedeni varmış.
Dolmuşlar, kalkış ve varış noktaları arasındaki belirli süreye göre hareket ediyormuş. Trafik uygunsa hızlanıyor, yol yoğunluğunda yavaşlıyor; zamanlamayı tutturmaya çalışıyor.
Dolmuştan inerken kaptana, “Kalkış yerinden varış yerine kadar süreniz ne kadar?” diye sordum.
Yorgun ve argın bir şekilde cevap verdi:
“Trafiğe göre 45 dakika ile bir saat arası.”
Benim son yolculuğumda ise trafik sıkışıklığı nedeniyle bu süre yaklaşık bir saati bulmuştu.
Her gün toplu taşıma ile yolculuk yapsam demek ki gidiş-dönüş neredeyse iki saat...
Üstelik gidilen mesafe öyle çok uzak da değil.
Meydan Mahallesi'ndeki dolmuş durağından Gültepe Mahallesi'ne yapılan bir şehir içi yolculuğundan söz ediyoruz.
İşte burada insan ister istemez düşünüyor:
Bir şehir içinde, çok da uzak olmayan iki nokta arasında bir saatlik dolmuş yolculuğu yapmak, Batman’ın ne kadar büyük bir ulaşım sorunu ile karşı karşıya olduğunun bir göstergesi değil mi?
Tıkanan trafik, gelişi güzel park eden araçlar, daracık sokaklar, gereğinden fazla özel araç kullanımı, otopark yetersizliği…
Evet, Batman büyüdü.
Nüfusu arttı, araç sayısı arttı, trafik yoğunlaştı, ama şehrin yolları buna göre dizayn edilmedi, Bir zamanlar kısa sürede kat edilen yollar bugün akşam saatlerinde uzun yolculuklara dönüşebiliyor.
Batman günden güne bir metropol olma yolunda ilerliyor.
Fakat benim için bu yolculuğun asıl güzel tarafı başka bir şeydi.
Şehir büyürken, hayat zorlaşırken, trafik keşmekeşe dönüşürken bile insani özelliğini kaybetmemiş olması...
Bunu bir şehir içi minibüsünde, yol parasını ödeyemeyen bir kadının “Hakkını helal et” sözüyle ve şoförün “Helal olsun” cevabında görmek, Batman adına güzel bir anıydı.
Belki de bir şehri gerçekten özel bir şehir yapan yalnızca yolları, binaları ve nüfusu değildir.
İnsanı büyüdükçe değerlerinden uzaklaşmayan, , kalabalıklaştıkça birbirine yabancılaşmayan şehirler asıl metropol olmayı hak eder.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir