Bazı insanlar vardır; hayatımızdan ayrıldıklarında yalnızca bir sevdiğimizi, büyüğümüzü, yakınımızı değil, geçmişimizi, çocukluğumuzu, dededen çocuklarımıza kadar olan aile bağlarını hikâyemizi ve bir dönemin hatıralarını da kaybetmiş oluruz.
Makbule halam da benim için böyle biriydi.
Ne zaman ziyaretine gitmesem, araya biraz mesafe koysam, ilk karşılaşmamızda yüzünde o tanıdık tebessüm belirir ve her zamanki sözünü söylerdi:
“Bastonumu verin hele…”
Ben elini öpmek için eğildiğimde ise çocukları şakacıktan döver gibi sırtıma bastonu ile birkaç kez vurur, ziyaretine gecikmemin cezasını keserdi.
O birkaç şakacı vuruşun, özleme dönüşeceğini nereden bilebilirdim?
Bastonu ile her seferinde cezamı kesen halam uzun yıllar ağır bir hastalığın pençesinde yaşadı. Hastalığıyla mücadele ederken, zor şartlara rağmen tedavisi için hastane hastane dolaştık. Şifa bulur umuduyla gittiğimiz hastanelerin hiçbirinden beklediğimiz müjdeyle dönemedik.
Bu yüzden yıllarca acı çekti, ayaktan kesildi.
Fakat onun acısı yalnızca hastalığıyla sınırlı değildi.
Canından çok sevdiği, uzaklarda çalıştığı için hasretiyle yaşadığı oğlunu daha genç yaşta kaybetti. Zaten zor olan hayatına bir de evlat acısı eklendi.
Bir anne için evlat acısından daha büyük bir acı olabilir mi?
Makbule halamın hayatı, aslında bir Kürt kadının en zor hikâyesiydi.
Daha 16 yaşındayken dedemiz tarafından evlendirildi. Çocuk yaşta, bilmediği ve tanımadığı diyarlara eş olarak gönderildi. Kendi hayatını kurmak, hayallerinin peşinden gitmek gibi bir imkânı olmadı.
Tıpkı nice Kürt kadını gibi…
Çilesi, fedakârlığı ve suskunluğu bol bir hayat yaşadı. Acılarını çoğu zaman içine attı, ailesi için yaşadı, zor şartlarda doğurduğu büyüttüğü doğurduğu 12 evladı için katlandı.
Ve Dedemden geriye bize miras kalan ailemizin o kuşağın son halkası geçen hafta koptu.
Makbule halam, dedemizin hayatta kalan son evladıydı.
Onunla birlikte yalnızca bir halamızı değil; dedemizin, babamızın, annemizin, amcalarımızın, halalarımızın ve artık hayatta olmayan nice büyüğümüzün hatıralarını taşıyan bir kuşağı daha kaybettik.
Ölümün kaçınılmaz olduğunu biliyoruz.
Elbette hepimizin gideceği son durak orası.
Ama bunu bilmek, kabullenmeyi kolaylaştırmıyor.
Sevdiğiniz birini toprağa verdiğinizde, içinizde tarif edilmesi güç bir boşluk oluşuyor. Bir daha o sesi duyamayacağınızı, o eli öpemeyeceğinizi, o bakışla karşılaşamayacağınızı bilmek insanın yüreğini acıtıyor.
Öte yandan, uzun yıllar ağır hastalıkla mücadele etmiş, yatağa mahkûm olmuş bir insan için ölüm bazen bir kurtuluş da olabiliyor.
Belki Makbule halam için de ölüm, yıllardır taşıdığı ağır hastalık yükünden bir kurtuluştu.
Ama geride kalanlar için hayat, eksilenlerle devam ediyor.
“Amca baba yarısıdır” derler.
Bence halalar da hem babanın yarısı hemde anne şefkatını taşıyan diğer yarısıdır.
Vefat eden babam ve annemin yarısı ve şefkatini de kaybettim bu ölüm sonucunda.
Makbule halamda anne şefkati vardı. Sevecenliği vardı. Bazen kızgınlığı, bazen sopası, ama hepsinden önemlisi şefkati vardı.
Hata yaptığımda beni sopayla döven bir kuşağın son neferini de kaybettik.
Şimdiden o sopa darbelerinin bile hatırasını özlüyorum.
Çünkü insan değerlerini yitirirken daha çok anlıyor:
Üç günlük taziye süresi boyunca bunu daha derinden hissettim.
Dostlarımız, akrabalarımız teselli için bizi yalnız bırakmadı bu süreçte.
Halamın vefatı ile ilgili sosyal medyada yaptığım paylaşımı gören bir okurum yanıma geldi. Bana, “Çok duygusal bir paylaşım yaptığınızı gördüm etkilendim. Çok üzüldüğünüzü hissettim. Bu zor gününüzde yanınızda olmak istedim” dedi.
İnsan böyle zamanlarda duygusallaşmamak için ne kadar çabalasa da mümkün değil.
Çünkü bazı kayıplar sadece bir cenaze toprağa vermek değildir.
Bazı kayıplar, insanın kendi geçmişinden bir parçanın daha kopup gitmesidir.
Makbule halam çok varlıklı olmadığı için geride büyük bir maddi miras bırakmadı.
Bu yüzden Batman’ın siyasileri, zenginleri, güçlüleri, zengin taziyelerinde sıraya giren din adamları taziyesinde boy göstermedi. Çoğu bir başsağlığı mesajı bile göndermediler.
Ama bizim için onun değeri hiçbir maddi ölçüyle ölçülemezdi.
O, bizim için büyük bir zenginlikti.
O, bir ailenin hafızasıydı.
O, bir kuşağın son neferiydi.
Ve şimdi o nefer de aramızdan ayrıldı.
Onunla birlikte bize edilen duaların bir ses daha eksildi.
Annemin vefatıyla zaten eksilmiş olan hayatımdan, bir anne şefkati daha çekilip gitti.
Şimdi geriye anılar kaldı.
Bir tespih...
Bir beyaz tülbent...
Bir baston
Elini öpmek için eğildiğimde sırtıma yediğim o şakacı darbeler…
Hastane koridorlarında geçen uzun günler…
Ve hiç unutamayacağım bir cümle:
“Bastonumu verin hele…”
Dedemizin son evladı, bir kuşağın son halkasıydı.
Halkalar birer birer kopuyor.
Biz ise onların hatıralarına tutunarak yaşamaya devam ediyoruz.
Makbule halam…
Seni özleyeceğiz.
Sana gecikmeli yaptığımız ziyaretleri de, güldüğümüz günleri de, sırtıma vurduğun o şakacı darbeleri de özleyeceğiz.
Mekânın cennet olsun.
Huzur içinde uyu.
Bir kuşağın son neferi olarak gittin ama bıraktığın hatıralar, biz yaşadıkça unutmayacağız.

Müdürüm yazınızı okuyunca öğrendim ayrıca uzun süre batman da değildim başınız sağolsun mekânı cennet olsun Rabbim hastalığını günahlarına kefaret yapsın
Kalemine sağlık tam da rahmetli annemizi yansıtmışsınız