İnsan gerçekten sever mi? Elbette sever. Hem de bazen kendinden vazgeçecek kadar. Fakat mesele insanın sevip sevmediği değildir. Asıl mesele kimi sevdiğidir. Karşısındaki insanı mı, yoksa ondan zihninde kalan şeyi mi? Çünkü bazı insanlar gider ama onların içimizde bıraktığı hâl gitmez. Bir ses kalır, bir bakış, yarım söylenmiş bir cümle, birlikte yürünememiş bir yol…
Zaman geçtikçe insan, gideni değil ondan kalanları sevmeye başlar. Belki de aşkın en tehlikeli tarafı budur. İnsan bir müddet sonra sevdiği insanla değil onun hatırasıyla konuşur. Onu zihninde yeniden kurar. Eksik yerlerini tamamlar, kırgınlıklarını azaltır, güzel olanı büyütür. Ve bir gün fark eder ki sevdiği kişi, gerçekte yaşamış olan insan değildir artık. Kendi içinde kurduğu başka biridir.
Bizim coğrafyamızda aşk biraz böyledir. Kavuşunca susar, kavuşamayınca konuşur. Dengbêjlerin sesinde kavuşanlardan çok kavuşamayanlar vardır. Dağlara vurup geri dönen o sesler vuslatı değil hasreti taşır. Birbirine varamayan iki insanı, araya giren yolları, aileleri, ölümü, gurbeti ve mahşere bırakılmış kavuşmaları anlatır.
Çünkü bizde kavuşan aşk çok anlatılmaz. Kavuşan aşk hayata karışır. Ev olur, sofra olur, geçim derdi olur, sabah telaşı olur. İnsan sevdiğinin yalnız güzelliğini değil yorgunluğunu, öfkesini, suskunluğunu da görür. Aşk gökten iner, toprağa basar ve biraz da sıradanlaşır. Ama kavuşamayan aşkın böyle bir mecburiyeti yoktur. O hep güzel kalabilir. Çünkü hayat onu artık kirletemez.
Ve zihin, insanın en büyük hikâye anlatıcısıdır. Hatırladıkça değiştirir. Eksiltir, ekler, süsler. Bazı cümleleri hiç söylenmediği hâlde söylenmiş gibi hatırlatır. Bazı anları hiç yaşanmadığı hâlde yaşanmış kadar sahici kılar. Sonra gerçekle hayal birbirine karışır. Ve insan artık bir başkasını değil onu sevdiği hâlini sevmeye başlar.
Belki de çoğu aşkın gizli tarafı budur. İnsan bazen karşısındakine değil kendi içinde uyanan duyguya âşıktır. Bir ismi duyduğunda değişen kalp atışına, bir şarkının ortasında ansızın gelen hatıraya, bir sokağın başında geçmişe dönmeye, beklemeye, özlemeye, içinden konuşmaya… Çünkü sevmenin de insana verdiği bir hâl vardır. Ve bazen insan, o hâli kaybetmek istemez.
Belki bizim aşklarımız biraz da bu yüzden mahşere kalır. Çünkü mahşer, yarım kalanların tamamlanacağı umududur. Dünyada tutulamayan elin tutulacağı, söylenemeyen sözün söyleneceği, yarım kalan yolun tamamlanacağı yer… İnsan belki de bu yüzden eksik olanı kolay bırakamaz. Çünkü tamamlanan şey kapanır. Eksik kalan ise zihinde, kalpte ve hatırada açık kalır.
Çünkü yaşanan şeyin bir sonu vardır. Yaşanmayanın yoktur.
Belki sevdiğimiz insan çoktan gitmiştir ama onunla kurduğumuz dünya içimizde yaşamaya devam ediyordur. Bazen insana bir aşk değil, hatırlayacağı bir hikâye gerekir. Yıllar sonra bir şarkının içinden çıkıp gelecek, bir sokağın köşesinde ansızın karşısına dikilecek, bir ismi duyduğu anda kalbine eski bir sızı bırakacak bir hikâye…
Belki bazı aşklar bunun içindir. Bir ömür sürmek için değil bir ömür hatırlanmak için.
Bazı aşklar kavuşunca biter. Bazıları ise kavuşamayınca başlar.
Ve insanın içinde en uzun yaşayanlar, çoğu zaman hiç yaşayamadıklarıdır.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir