<div>Eskisi kadar kitap okuduğumu düşünmesem de arada bir elime düşen ya da bir dostun elime tutuşturup, tavsiye ettiği bir kitapla, yeni bir nefesin tazeliğinde kendimi bulup, özlediğim o derin soluklardan biriyle, güzel bir öykü kitabıyla tanıştırmak istiyorum sizi.</div> <div><strong>Öykü kitabı ki oldum olası, bilgi, birikim, deneyim, tavsiye vs. yükleme derdiyle yazılıp basılmış boğucu sıkıcı kitapları sevmedim. Onlardan kaçmak, biraz olsun soluklanmak için, hep edebiyata sığındım bazen şiire çokça da öyküye demir attım.</strong></div> <div><strong></strong></div> <div>Şimdi, kaçtıklarımı acemi birkaç sıfatla tanımlarken, sanılmasın ki edebiyatta, şiir ve öyküde okuyucusunu bekleyen bilgi, birikim vs. yok.</div> <div>Var elbette ama size, aklınıza ve kalbinize kendini dayatmaz, yetinmesini bilmez bir şekilde zorlamaz. Buradayım der. Kalbin varsa duyarsın, aklın varsa anlarsın diye oradadır. Uzanıp almanızı bekler sabırla.</div> <div>Neyse, yine uzağına düştüm diyeceğimin.</div> <div><strong>Süper Selma, Hece Yayınlarından ki Hece Yayınları üniversite yıllarımın en sağlam edebiyat duraklarından biridir. Hece Dergisinin her sayısını; bu ay hangi konuyu işleyecek diye merak ve heyecanla beklediğimiz, hangi şairi hangi öykücüyü bize ulaştıracak diye kitap kataloglarından ilk taradığımız bir yayınevidir. </strong></div> <div>Emeti Saruhan’ın ilk öykü kitabının Hece yayınlarından basıldığını görünce, tamam dedim sağlam bir keşfe hazırlan. Birkaç gün cebimde, aracımda, masamda, koltuğumda, parklarda gezdirdim önce. Zihnimi iyi öyküler okumaya hazırlamalıydım. Okumadan iyi olduğuna iki referansımla kaniydim; biri kitabı hediye eden dost diğeri yayınevi. Üstünden beş gün geçtikten sonra okumaya başlar başlamaz, ilk öyküsüyle yakaladı beni: Yıkım. Beni de yıkmış gibiydi. Ama öyle mahzun bir tebessümün ve naif bir ironinin, zorlamadan, yormadan, hırpalamadan tuzağında bulmuştum kendimi.</div> <div><strong>Sadece Yıkım adlı öyküsünde değil neredeyse 12 öykünün tamamı, ağdasız, çalışılmamış ama kendinden menkul zaten orada olan, ince bir işçilikle çıktı karşıma.</strong></div> <div>Belki de gazeteciliğinden beslenen çok güçlü bir gözlemin eseriydi o işçilik. Öyle ki başta Yıkım adlı eserinde, ilk kez bir öykü de katarsis yaşadığımı söyleyebilirim. Bunu daha önce farklı şiirlerde yaşamış olsam da bir öyküde bu denli katarsis yaşadığım olmamıştı.</div> <div><strong>Daha öykünün başında hayatı bütün önemli önemsiz detaylarıyla, tiye alan ve ara ara sizi gülümsetip şaşırtarak sondaki darbesinin yıkıcılığına hazırlamak için 6 sayfayla yetinmiş çok da uzatmamış ertelememişti. Hayat kasmaya değmeyecek kadar kısa yaşamak için, her birimizin alelacele bir yerlere koşturduğumuz bir dönemde altı sayfa yeterdi. O da öyle yapmış ama en sonda aldığım o darbeyle, belki de sayfalara sığmaz, bir hayata taşacak kadar sıcak mührünü basmıştı en olmaz derinime.</strong></div> <div>Tek tek her bir öyküyü anlatmak olmaz elbette ama Yıkım okuyanında yarattığı tahribat ve üstüne yıktığı enkazdan yeşerttiği umut ve tebessümle bunu hakkediyor.</div> <div><strong>Saruhan belki de öykü atölyelerinde ya da edebiyat mekteplerinde işlenmediği içindir, hayatın içinden, hayatın dilinden, neşesinden, hüznünden, ironisinden ve absürtlüğünden var etmiyor kendini zaten varını kaleme, kalemden kelimelere, kelimelerden cümlelere cümlelerden bir kalp şeridine uzatıyor. Edebiyat ve öykü klasiklerinin, modern ya da post modern, sıradan, akademiden öğrenilmiş, atölyelerden devşirilmiş, düz düzleminde boğulmuyor ve boğmuyor okuyucusunu.</strong></div> <div>Okuduğunuzda, kendinizi rejisör koltuğunda gibi hissedip her bir öyküyü, zihninizde bir kısa metraj filme dönüştürüp, Cannes film festivalinden ödül bile alabilirsiniz. Bu bir davettir okuyun derim. </div>