Doğayı korumak yalnızca ağaçları, suları ve toprağı korumak değildir; yaşamı, geleceği ve insanlığın ortak varlığını kurumak olduğu şiarı ile 23-25 Ekim tarihlerinde Almanya’nın Stuttgart kentinde düzenlenen Uluslararası Çevre Konseyi Konferansına davet üzerine bende katıldım.
Dünyanın farklı ülkelerinden yaklaşık 300 çevre örgütü temsilcisi, sendikacı, aktivist ve doğa savunucusuyla üç gün boyunca deneyimlerimizi paylaştık; büyüyen çevre krizine karşı neler yapabileceğimizi tartıştık.
Farklı diller konuşuyor, farklı ülkelerden geliyor, farklı mücadele deneyimleri taşıyorduk. Ancak hepimizi bir araya getiren ortak bir gerçek vardı: Dünya bizim ortak evimizdi ve onu korumak için birlikte hareket etmek zorundaydık.

Almanya’dan Kongo’ya, Peru’dan Uganda’ya, Yemen’den Fransa’ya, İsveç’ten Türkiye’ye, Portekiz’den Nijerya’ya, Malavi’den ABD’ye, Şili’den Kolombiya’ya, Sri Lanka’dan Ukrayna’ya ve daha birçok ülkeden gelen katılımcılar, yaşadıkları çevre sorunlarını ve mücadele deneyimlerini anlattılar. Bazı ülkelerden katılmak isteyenler vize engelleri nedeniyle aramızda olamadı. Onların dayanışma mektuplarının okunması, çevre mücadelesinin sınırları aşan niteliğini bir kez daha ortaya koydu.
Konferansın ilk günü Stuttgart kent meydanındaki karşılama etkinliği ve açılış mitingiyle başladı. İkinci gün çevresel acil durum, insanın ve doğanın korunması üzerine sunumlar yapıldı. Son gün ise toplumsal dönüşüm, örgütlenme ve çevre hareketinin geleceği tartışıldı. Farklı görüşlerden örgütlerin bir araya geldiği bu buluşmada, ortak mücadeleyi büyütmenin yolları arandı.
Konferansta ben de “Ekokırım Deneyimleri” başlıklı bir sunum gerçekleştirdim. Ekolojik yıkımın sonuçlarını, doğanın tahribatını önlemenin yollarını ve çevre mücadelesinde deneyim paylaşımının önemini ele aldım.

Bu konferansa hayati bir öneme sahipti,Çünkü çevre sorunları artık yalnızca belirli bir ülkenin, kentin ya da bölgenin meselesi değil. Orman yangınları, kuraklık, çölleşme, su krizi, plastik kirliliği ve tarım ilaçlarının yarattığı tahribat, yaşamın bütün alanlarını tehdit ediyor. Bir yerde kirletilen su başka bir yerdeki yaşamı etkiliyor; yok edilen ormanlar, bozulan ekosistemler ve değişen iklim koşulları bütün dünyanın geleceğini belirliyor.
Konferansta özellikle tarımsal kimyasalların zararları, geri dönüşümün önemi, plastik atıkların azaltılması ve ormanlık alanların korunması üzerinde duruldu. Malavi’den gelen katılımcıların tarım ve çevre ilişkisine dair aktardıkları deneyimler, üretim biçimlerinin doğayla uyumlu hale getirilmesinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
Uganda’dan gelen çevre savunucuları çocuklara erken yaşta çevre bilinci kazandırılması gerektiğini vurguladı. Peru’dan katılımcıların çocuklarla yürüttükleri çalışmalar ise çevre eğitiminin yalnızca bilgi vermekten ibaret olmadığını, çocukları doğayla bağ kurmaya ve sorumluluk almaya teşvik ettiğini ortaya koydu.
Ağaçlandırma, ormanların korunması ve çiftçilerin bilinçlendirilmesi de öne çıkan başlıklardandı. Toprağı korumak istiyorsak üreticilerle birlikte hareket etmeli, çevre mücadelesini yaşamın ve üretimin içine taşımalıyız. Çünkü doğayı koruma kararlılığı, örgütlü bir mücadeleyle güç kazanır.
Dünyanın pek çok yerinde insanlar temiz suya, sağlıklı gıdaya ve temiz havaya erişmekte zorlanıyor. Kirlilik hızla yayılırken onu ortadan kaldırmak çok daha uzun zaman ve büyük emek gerektiriyor. Çevresel tahribatın bedelini çoğu zaman bu krizi yaratmayan yoksul topluluklar, çiftçiler, çocuklar ve gelecek kuşaklar ödüyor.

Bu nedenle çevre meselesini yalnızca teknik önlemlerle çözülebilecek bir sorun olarak göremeyiz. Karşımızda aynı zamanda bir adalet ve sorumluluk meselesi var. Çevre adaletini tesis etmek, herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını savunmak ve doğanın kaynaklarının sınırsızca tüketilmesine karşı çıkmak zorundayız.
Konferansta yapılan tartışmalarda, uluslararası toplantılarda alınan kararların hayata geçirilmemesi de eleştirildi. Egemenlerin ve karar vericilerin çevre krizini yeterince ciddiye almaması, açıklamalarla uygulamalar arasındaki uçurumu daha da büyütüyor. Oysa yaşadığımız felaketler, artık sözlerin değil, somut adımların zamanının geldiğini gösteriyor.
Yenilenebilir enerjiye geçiş, ekosistemlerin yeniden canlandırılması, ormanların korunması ve çevre sağlığının yaşamın her alanına entegre edilmesi bu adımların başında geliyor. Teknolojinin doğayla uyumlu biçimde kullanılması mümkün. Ancak bunun için ekonomik ve siyasi tercihlerin insanı ve doğayı merkeze alması gerekiyor.
Çevre mücadelesinde kadınların rolü de özel bir önem taşıyor. Kadınların örgütlenme süreçlerine katılması, çevre bilincinin yaygınlaşması ve yerel mücadelelerin güçlenmesi, daha adil ve sürdürülebilir bir gelecek açısından vazgeçilmez.
Konferansta beni en çok etkileyen başlıklardan biri de savaş ile çevre arasındaki ilişkiydi.
Savaşlar yalnızca can almıyor; toprağı, suyu, havayı ve bütün bir yaşam alanını da tahrip ediyor. Bombardımanların yarattığı enkaz, yayılan kimyasal maddeler, ağır metaller ve patlayıcı kalıntıları çevreyi kirletiyor. Yer altı suları zarar görüyor, tarım alanları kullanılamaz hale geliyor, ekosistemlerin kendini yenilemesi zorlaşıyor.
Gazze’de yaşananlar bu yıkımın en ağır örneklerinden biri. Orada yalnızca insanlar öldürülmüyor; insanların yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan toprak, su ve hava da kirletiliyor. Yıkımın çevresel sonuçları, savaş sona erse bile uzun yıllar boyunca insanların hayatını tehdit edebilir.
Bu nedenle Filistin meselesini yalnızca insanların yerinden edilmesi ve insani kriz üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Aynı zamanda toprağın, su kaynaklarının, tarım alanlarının ve doğal yaşamın tahrip edilmesiyle ilgili bir ekolojik adalet meselesidir.
Biz çevre savunucuları olarak barıştan yanayız. Çünkü her savaş aynı zamanda bir çevresel yıkımdır. Doğayı savunmak, yaşam hakkını savunmaktır. İnsanla doğa arasındaki dengeyi yeniden kurmak istiyorsak savaşlara, silahlanmaya ve yaşam alanlarını yok eden politikalara karşı da sesimizi yükseltmeliyiz.
Bir ülkede kazanılan deneyim başka bir ülkedeki mücadeleye ışık tutabilir. Bir köyde toprağını savunan çiftçinin çabası, bir kentte plastik kirliliğine karşı harekete geçen gençlerin mücadelesiyle birleşebilir. Çocuklara çevre bilinci kazandıran eğitim çalışmaları, ormanları koruyan yerel girişimlerle buluşabilir.
Bu buluşmada yalnızca sorunlarımızı anlatmadık; çözüm yollarını da tartıştık. Ekosistemlerin yeniden canlandırılması ve korunması, çevre örgütleri arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi, deneyimlerin paylaşılması ve uluslararası dayanışmanın güçlendirilmesi konusunda önemli değerlendirmeler ve kararlar ortaya çıktı.
Elbette bir konferansta alınan kararlar tek başına dünyayı değiştirmeye yetmeye bilir.
Ancak, Doğayı korumak köyümüzü, kentimizi, ülkemizi ve ortak yaşam alanımızı korumaktır. Temiz su, sağlıklı gıda, temiz hava ve yaşanabilir bir gelecek için verilen mücadele, hepimizin ortak görevidir. .
Çevre için uluslararası dayanışma şart sorun ve çözümleri birbirimizden öğrendikçe, deneyimlerimizi paylaştıkça ve omuz omuza durdukça daha güçlü oluruz.
Toplantı sonunda da hep birlikte haykırdık;
Çevre hareketi yaşasın ki biz de yaşayalım!
Yaşasın uluslararası dayanışma!
Yaşasın doğayı ve yaşamı savunanların ortak mücadelesi!

Çevre hareketini küçümseyenler için önemli bir perspektif ortaya koyan önemli bir yazı.Bütün mücadeleler aynı zamanda insanların daha iyi yaşama kavuşmlarını sağlamaya dönük mücadelelerdir.Keyifle okudum.
Yaşam Alanlarını Korumak, İnsanlığın Ortak Geleceğini Korumaktır
Yazar Recep Kavuş’un, Stuttgart’ta gerçekleştirilen Uluslararası Çevre Konseyi Konferansı’na katılımının ardından aktardığı notlar, çevre mücadelesinin temel bir gerçeğini ortaya koyuyor: Sağlıklı ve sürdürülebilir bir yaşam için yaşam alanlarını korumak zorundayız. Bu sorumluluğun dünyanın ortak meselesi olarak ele alınması son derece değerlidir.
Doğayı korumak; ormanları, akarsuları, toprağı ve canlı türlerini korurken insanın yaşamını sürdürebileceği koşulları da güvence altına almaktır. Temiz suya, sağlıklı gıdaya ve temiz havaya erişimimiz, içinde yaşadığımız ekosistemlerin sağlığına bağlıdır. Dolayısıyla doğaya verilen zararı, insanın bugünü ve geleceğinden ayrı düşünemeyiz.
Kavuş’un notlarında farklı ülkelerden çevre savunucularının deneyimlerinin bir araya gelmesi özellikle dikkat çekiyor. Sorunların ortaya çıkış biçimleri ülkeden ülkeye değişse de korunmak istenen ortak değer yaşamdır. Bir yerde ormanların yok edilmesine, başka bir yerde su kaynaklarının kirletilmesine veya tarım topraklarının tahrip edilmesine karşı yürütülen mücadeleler, aynı ortak geleceğin savunusudur.
Bu nedenle çevre sorunlarına yalnızca ülke sınırları içinde çözüm aramak yeterli değildir. İklim, su, hava ve canlıların yaşam döngüleri siyasi sınırlarla sınırlanamaz. Yerelde başlayan bir tahribatın etkileri daha geniş coğrafyalara yayılabilir. Çözüm için de yerel mücadeleleri güçlendiren, ülkeler arasında bilgi ve deneyim paylaşımını sağlayan bir dayanışmaya ihtiyaç vardır.
Uluslararası buluşmaların değeri burada ortaya çıkar. Çiftçilerin toprağı koruma deneyimleri, kadınların yaşam alanlarını savunma çabaları, gençlerin çevre girişimleri ve çocuklarla yürütülen doğa eğitimi çalışmaları birbirini besleyebilir. Ancak bu buluşmaların kalıcı etkisi, dile getirilen görüşlerin somut çalışmalara dönüşmesine bağlıdır. Ortak hedefler belirlenmeli, sorumluluklar üstlenilmeli ve alınan kararların uygulanması takip edilmelidir.
Çevreyi koruma sorumluluğu, aynı zamanda adalet meselesidir. Yaşam alanlarına ilişkin kararlarda o bölgede yaşayan insanların söz hakkı bulunmalıdır. Köylülerin, üreticilerin, kadınların, gençlerin ve yerel toplulukların katılımı olmadan sürdürülebilir bir gelecek kurulamaz. Gelecek kuşakların ve insan dışındaki canlıların yaşam hakkı da bugünkü kararlarımızın ayrılmaz bir parçası olmalıdır.
Kavuş’un aktardığı savaş ve çevre ilişkisi de bu çerçevede önemlidir. Yaşam alanlarını savunmak, barışı savunma sorumluluğunu beraberinde getirir. Savaşların tahrip ettiği toprak, su kaynakları ve üretim alanları, insanların güvenli bir yaşama yeniden kavuşmasını da güçleştirir. Bu nedenle barış, ekolojik adalet ve sağlıklı yaşam hakkı birlikte ele alınmalıdır.
Bizler için bu yaklaşımın yereldeki karşılığı; Muş’un ovalarına, meralarına, sulak alanlarına, ormanlarına ve bütün doğal varlıklarına sahip çıkmaktır. Kendi coğrafyamızı korurken dünyanın da yaşamını ve doğasını savunmal