Siyasette inandırıcılık, topluma sunulan vaatler ile sahada sergilenen pratikler arasındaki tutarlılıkla ölçülür.
Yıllardır "Kürt halkının dili, kültürü ve tarihsel hakları" söylemini siyasetinin merkezine koyduğunu belirten siyasi gelenekler, son dönemde kendi toplumsal tabanı ve söylemleri üzerinden önemli bir samimiyet tartışmasının odağında yer almaktadır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin sosyo-kültürel yapısı incelendiğinde, asırlardır inancına, geleneklerine ve aile kurumuna son derece bağlı muhafazakar bir toplumsal doku ile karşılaşılır. Bu yapının en güçlü sembollerinden biri de hiç şüphesiz toplumsal hafızada fedakarlığı ve geleneksel değerleri simgeleyen annelerdir. Ancak söz konusu siyasi çevrelerin son dönemdeki kurumsal tercihleri, söylemleri ve kamuoyuna yansıyan görselleri, bu toplumsal gerçeklikle belirgin bir çelişki ortaya koymaktadır.
Topluma vaat edilen "kültürel temsil" ve "dilin korunması" gündemi, akademik ve nitelikli adımlarla desteklenmediğinde retorikten öteye geçemez. Bölgenin edebi ve tarihsel mirası düşünüldüğünde; Ahmed-i Hanî, Melâyê Cizîrî veya Feqiyê Teyran gibi klasik edebiyatın dev isimlerini tanıtmaya, genç nesillere aktarmaya yönelik uluslararası sempozyumlar, köklü dil araştırmaları ve geniş kapsamlı kültür organizasyonlarının hayata geçirilmesi beklenir.
Kültürel mirası tahkim edecek bu tür kalıcı adımların sınırlı kalması, buna karşılık siyasi söylemin daha çok gündelik ve ideolojik polemiklere sıkışması, kültürel haklar konusundaki samimiyetin sorgulanmasına yol açmaktadır.
Tartışmaların bir diğer önemli boyutu ise benimsenen ideolojik çerçeve ile seçmen tabanının değer yargıları arasındaki mesafedir. Geleneksel ve muhafazakar değerlere sahip bölge insanının, parti politikalarında veya bu çevrenin yürüttüğü faaliyetlerde küresel LGBTİ+ gündemi gibi farklı ideolojik hareketlerle aynı parantezde sunulması veya benzer sembollerle yan yana getirilmesi kamuoyunda tepkiyle karşılanmaktadır.
Tülbentli anneler gibi bölgesel ve geleneksel sembollerin, "kapsayıcılık" ve "demokratik ittifak" söylemleri doğrultusunda farklı sosyal hareketlerle aynı görsel çerçevede buluşturulması; eleştiren kesimler tarafından toplumsal değerlerin araçsallaştırılması ve tabanın hassasiyetlerinin göz ardı edilmesi olarak yorumlanmaktadır.
Siyasette toplumsal meşruiyet, temsil edilen kitlenin değer yargılarına saygı duymakla başlar. Bir siyasi hareketin geniş toplumsal kesimler nezdinde güven tesis edebilmesi için, bölgenin tarihsel ve kültürel gerçekleriyle bağdaşan net bir çizgi ortaya koyması gerekir.
Kültürel aidiyet ve hak arayışını savunduğunu belirten siyasi aktörlerin; halkın inancına, tarihine ve toplumsal dokusuna ne kadar hizmet ettiğini, söylem ile eylem arasındaki bu mesafeyi nasıl kapatacağını yeniden değerlendirmesi; hem kendi inandırıcılıkları hem de toplumsal barış açısından kritik bir gerekliliktir.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir