Orta Doğu ve Güney Kafkasya jeopolitiği, tarihin en hızlı dönüşüm süreçlerinden birini yaşıyor. Küresel aktörlerin bölge üzerindeki nüfuz mücadeleleri, bölgesel ittifakların yapısını ve sınırlarını sürekli olarak yeniden şekillendiriyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında temelleri atılan Mekke Savunma İttifakı gibi girişimler, bir yandan bölge ülkelerinin kendi güvenlik mimarilerini kurma arzusunu yansıtırken; diğer yandan dış güçlerin bu yapıları kendi stratejik ajandalarına entegre etme riskini beraberinde getiriyor. Tam da bu noktada, bölgesel istikrarı sağlamanın ve olası ayrışmaları önlemenin yolu, geniş tabanlı ve kapsayıcı bir diplomasi anlayışından geçiyor.
Mezhepsel Kutuplaşma Riski ve Vekalet Savaşları Tehlikesi
Bölgesel paktlar kurulurken düşülebilecek en büyük stratejik hata, bu yapıların homojen bir tanımlamayla "Sünni İttifakı" algısına hapsedilmesidir. Eğer mevcut iş birliği alanları Şii aksını dışlayan bir çerçevede kalırsa, bu durum ittifakın doğrudan İran ve Yemen’e karşı konumlandırıldığı yönündeki düşünceyi kuvvetlendirecektir.
Böyle bir algının pekişmesi, tam da bölge dışı güçlerin arzuladığı zemini yaratır. ABD ve İsrail, mezhepsel fay hatları üzerinden şekillenen bu tür sınırlı ittifakları kendi jeopolitik hedefleri doğrultusunda manipüle etmeye ve birer "vekalet savaşı" aracına dönüştürmeye çalışacaktır. İttifakın İran ve Yemen gibi aktörlerle diyalog kanallarını açarak genişletilmesi, bu yapının bölgesel bir çatışma bloğu değil, kolektif bir barış ve güvenlik mimarisi olarak kalabilmesi açısından hayati önem taşımaktadır.
Kapsayıcı Genişleme ve Dış Aktörlerin Etkisini Sınırlama
Bölgesel bir ittifakın tek bir eksenin veya dış aktörün yönlendirmesine açık hale gelmesi, dışarıda kalan aktörlerde güvenlik kaygılarını tetikleyerek yeni çatışma hatları doğurur. Bu riskin önüne geçmenin tek yolu, ittifakın kapılarını Şii aktörleri de kapsayacak esnek ve yapıcı ilkeler çerçevesinde açık tutmaktır. Katılımın ve diyalog alanının genişletilmesi:
* İttifakın Washington veya Tel Aviv tarafından İran’a karşı bir kaldıraç olarak kullanılmasını engeller,
* Kararların tek taraflı dayatmalar yerine bölgesel otonomiyi koruyacak çok taraflı mekanizmalarla alınmasını sağlar,
* Bölgedeki kronikleşmiş mezhep tabanlı gerilimleri minimize eder.
Türkiye-Azerbaycan Hattı ve Dış Politika Öncelikleri
İttifak yapıları kapsayıcı bir vizyonla genişlerken karşılaşılan bir diğer sınama ise müttefik ülkelerin farklılaşan dış politika öncelikleridir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki "Tek millet, iki devlet" anlayışı güçlü bir tarihsel ve stratejik zemine dayanmaktadır. Bununla birlikte, Bakü’nün savunma ve enerji alanında İsrail ile sürdürdüğü stratejik ortaklık, Ankara’nın bölgesel ve ilkeli duruşuyla zaman zaman söylem ve yaklaşım düzeyinde farklılıklar ortaya çıkarabilmektedir.
Bu durum, iki ülke arasındaki stratejik bağın koptuğu anlamına gelmemeli; aksine bölgesel dengelerin ne kadar hassas yönetilmesi gerektiğini göstermelidir. Azerbaycan’ın güvenlik kaygılarını göz önünde bulundurmak ve onu bölgesel mekanizmaların dışında tutmak yerine, ortak güvenlik garantileriyle bu yapılara entegre etmek ana hedef olmalıdır.
Çatışmayı Önleyici Diplomasi İçin Temel İlkeler
Kapsayıcı ve sürdürülebilir bir bölgesel güvenlik modeli inşa edilirken izlenmesi gereken temel ilkeler şunlardır:
* Mezhepsel Nötrleşme ve Geniş Tabanlı Güvenlik: İttifakın tanımı mezhepsel ve ideolojik kalıplardan arındırılmalı; sınır güvenliği, egemenlik haklarına saygı ve ekonomik entegrasyon gibi kapsayıcı ilkeler üzerine oturtularak İran ve Yemen ile de temas alanları yaratılmalıdır.
* Bölgesel Otonomi ve Vekalet Savaşlarına Geçit Vermeme: Bölge sorunlarının yine bölge ülkeleri tarafından çözülmesi esas alınmalıdır. Bölge dışı aktörlerin ittifakları bir vekalet savaşı unsuruna dönüştürme gayretlerine karşı bağımsız karar alma mekanizmaları korunmalıdır.
* Esnek Karar Alma ve Yapıcı Arabuluculuk: Müttefiklerin üçüncü ülkelerle olan ilişkileri (Azerbaycan-İsrail veya Körfez-İran dengeleri gibi) doğrudan bir kriz sebebi yapılmamalı; diplomasi kanalları açık tutularak dengeleyici bir arabuluculuk üstlenilmelidir.
Sonuç
Orta Doğu ve Güney Kafkasya’da kalıcı barış, dar kapsamlı ve mezhepsel bloklaşmayı körükleyen paktlarla değil; İran ve Yemen dahil tüm bölgesel dinamikleri hesaba katan geniş tabanlı güvenlik mimarileriyle mümkündür. Türkiye’nin bu süreçteki en kritik rolü, ittifakın bir Sünni bloğuna dönüşüp vekalet savaşlarına hizmet etmesini önlemek, Şii aktörlerle diyalog zeminini canlı tutarak kapsayıcı bir diplomasi yürütmektir. İttifakların mezhepsel değil bölgesel otonomi temelinde genişlemesi, hem yeni çatışmaların önüne geçecek hem de bölgenin kendi geleceğini özgürce şekillendirme gücünü artıracaktır.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir