İnsan denen varlığı diğer canlılardan ayıran o en temel ve en gizemli özellik, kuşkusuz soyut düşünce potansiyelidir. Bu muazzam potansiyel, ancak onu taşıyacak, şekillendirecek ve ifade edecek bir araçla tam anlamına kavuşur: Dille.
Dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, düşüncenin ta kendisidir. Dil aklın aynasıdır; olmazsa, düşünce de olmaz. İnsan zihninin karmaşık labirentlerinde dolaşan sempati, antipati, aşk ve saygı gibi soyut duygular, ancak dilin incelikli dokusu sayesinde tutarlı ve gelişmiş bir biçimde ifade bulur. İnsan beyninin önemli bir bölümü, bu sosyal ilişkilerden ve düşünme eyleminden sorumludur; dil ise bu devasa sinir ağının kusursuz bir tercümanıdır.
Bu mucizevi yeti, doğuştan itibaren adeta bir varoluş mücadelesiyle şekillenir. Dilin en büyük yardımcısı eller ve gözlerdir. İnsan, iki yaşına kadar beyin gelişiminin yüzde yetmişini tamamlar ve bu kısa sürede dil denen karmaşık sistemi öğrenmek, insan yaşamındaki ilk ve en büyük başarılardan biridir. Bir bebeğin, ana dilini ve gramer kurallarını içgüdüsel olarak kavraması, inanılmaz bir zihinsel hünerdir. Bunu yaparken en büyük yardımcısı annedir. Bu yolculukta unutulmaz iki ses, çocuğun ruhuna kazınır: İlki, güven ve sevginin timsali annesinin sesi; ikincisi ise bilgi ve aklın rehberi ilkokul öğretmeninin sesidir.
Çocuk, bu karmaşık yapıyı en iyi, en doğal öğrenme alanı olan oyun içinde keşfeder. Çünkü dil becerisi sosyal ilişki sırasında gelişir. Çocuğun dili oyundur. Doya doya oynadığı her oyun, onun için bir dil laboratuvarıdır. Yaptığı her jest, her mimik, çıkardığı her ses, dili muazzam bir şekilde geliştirir. Bir çocuk için dil, yaşamın en büyülü keşfidir. Bu duyu-motor aktiviteler, öğrenmenin doğal zemini olduğu için, çocuğun dili oyunla, oyunu dil ile iç içe geçmelidir.
Dil, aynı zamanda bir kültür hazinesidir. Dil insan olmanın merkezidir. Biz kültürümüzü, ancak dile borçluyuz. Bir ninniyle, bir masalla, bir atasözüyle çocuk, hem sevgiyi hem bilgeliği öğrenir. Her sözcük, bir milletin hafızasında saklı bir hikâyedir. Atasözleri, deyimler, mitler ve efsaneler bu belleğin taşlarıdır. Ana dil, anne sütü alınırken öğrenilen dildir. Anne, kendi kültürünü çocuk vasıtasıyla, dilin sihirli sözcüklerinde kodlayarak geleceğe taşır. Dilin içinde gizlenen kültür, insanı köklerine bağlar.Bu köklerden ise sanat filizlenir. Sanat da dilin kucağında büyür.
İnsanlar kendi ana dillerinde duygularını en derin biçimde ifade ederler. Bir şarkı sözü, bir şiir, bir hikâye ya da bir dans; hepsi dilin dokusundan beslenir. Dil, insanın yaratıcılığını şekillendirir. Kültürün kalbi dildir; müziğimiz, oyunlarımız, efsanelerimiz onunla anlam kazanır. İnsanlar, bu aidiyet duygusuyla kendi ana dillerinde daha derin sanat icra ederler. Tarihte dili en iyi kullanan Sokrates, Musa, İsa, Hz. Muhammed ve Buda'ydı. Yazarlar, şairler, hikaye anlatıcıları, degbejler, ozanlar kelimeleri büyük titizlikle işleyerek, dilin bu sihirli gücünü harekete geçirmiş ve insanlık tarihine yön vermişlerdir.
Ünlü bir düşünürün dediği gibi, "Dilimizin sınırları, dünyamızın sınırlarıdır." Bu sınırları genişletmenin yolu ise kelime hazinemizi zenginleştirmekten geçer. Yaşamda 300 kelimeyle konuşan bir insan, 5000 kelimeyle düşünen birini anlayamaz. Bir sayfada üç kelimenin anlamını bilmiyorsanız, o metni anlamamışsınız demektir. Bu nedenle sözcük kapasitemizi geliştirmek, bir kelimenin eş anlamlısını, zıt anlamlısını ve eş seslisini çok iyi bilmek hayati önem taşır. Diksiyon, retorik ve gramer, bu hazineyi doğru kullanmanın anahtarlarıdır.
Sonuç olarak dil, tarihteki en büyük gizem olmayı sürdürürken, onu anlamak ve geliştirmek, insan olmanın en asil ve en temel görevidir.