?>

Periferi

Bülent Kaya

5 ay önce

Okul dediğimiz yer, çoğu zaman yalnızca bir bina gibi görünür; oysa insanın iç dünyasının açıkta yaşandığı küçük bir evrendir. Öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişki, yazılı olmayan ama derinden hissedilen sınırlarla örülüdür. Bu sınırlar yerli yerinde durduğunda davranışlar anlam kazanır, silikleştiğinde ise yönünü kaybeder. Günümüz öğrencisi yalnızca ailesinin değil, sosyal platformlar ve kültürün de etkisiyle şekillenir.
Dijital dünyada alkışlanan sınırsızlık, sınıfta meydan okumaya; ekranda cesaret gibi sunulan şey, okulda taşkınlığa dönüşür.

Öğretmen zamanla bazı şeyleri erkenden sezme yetisi geliştirir. Daha cümle tamamlanmadan, ses tonundan ya da bakıştan sonun nereye varacağını bilir. Sondaki kelimeyi doğru şekilde tahmin etme, bir meziyet değil, deneyimin ağır yüküdür. Çünkü çoğu zaman bu tahminler iyi bir sona işaret etmez. Taşkınlık genellikle sessiz başlar; içine atan, bastıran, anlaşılmadığını düşünen çocuk birikir. Bu birikim  düdüklü tencere düdüğü insanın patlaması gibi bir anda ortaya çıkar. Bağırma, ağlama, kapı çarpma… Herkes şaşırır ama sınırların çoktan ihlal edildiği gerçeği gözden kaçar.

Bu noktada öfke bir savunma olmaktan çıkar, bir tuzağa dönüşür. Hayat, fark ettirmeden bir öfke oltası atar ve çocuk bu oltaya takıldığında sürüklenmeye başlar. Arkadaşlarından, derslerinden, hatta kendinden uzaklaşır. Öğretmen artık öğretmekten çok kontrol etmeye çalışır; ses sertleşir, mesafe büyür. Ardından kurallar devreye girer: disiplin maddeleri, yönetmelikler, yani Müesses Nizam. Ancak bu düzen çoğu zaman anlamak  için değil, taşanı durdurmak için vardır.

Sınır  meselesi yalnızca okulda şekillenmez; evde, özellikle veli tutumlarında da derinleşir. Çocuğunu her şeyden korumaya çalışan, onun yerine hisseden ve düşünen ebeveyn, farkında olmadan çocuğun sınır öğrenme alanını daraltır. Oysa çocuk, sınırları en sağlıklı biçimde deneyimleyerek öğrenir. Çocukların birbirleriyle kurduğu ilişkiler, sosyal sınırların ilk laboratuvarıdır. Burada geri çekilmeyi bilmek, bazen en koruyucu tutumdur.

Çocukken öğrenilemeyen sınırlar, yetişkinlikte bedel olarak geri döner. Sürekli başkalarının ihtiyacını kendi ihtiyacının önüne koyan birey zamanla tükenir. Tükenmişlik, uzun süreli sınır ihlalinin doğal sonucudur. Odaklanma kaybolur, her meşguliyet önemli sanılır, her talep acil hale gelir. Oysa gerçek verimlilik, sınır koyabilen zihinden gelir. Molanın kıymetini bilmek, enerjiyi ölçülü kullanmak, “çok iyiden ziyade; yeterince iyi”nin gerçekten yeterli olduğunu kabul etmek ruhu korur.

Sınırlar çoğu zaman yanlış anlaşılır; kopuş, mesafe ya da bencillik sanılır. İtaat ve uyum saygı değildir; gerçek saygı, karşılıklı sınırlara gösterilen özenle oluşur. İnsanlar, kendinize nasıl davranılmasına izin verdiğinize bakarak size nasıl davranacaklarını öğrenirler. Bu yüzden periferiye itilen, görmezden gelinen sınırlar aslında merkezin ta kendisidir. Kendimize sadık kalmadığımızda, bedeli bedenimiz ve zihnimiz öder. Ancak kendi sınırlarını koruyabilen bir insan, başkalarının sınırlarına da saygı duymayı öğretebilir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI