İslam mücadelesi tevhidle başlıyordu. “La ilaheillallah” deyip tüm putları reddediyor, Allah’tan başka ilah kabul etmiyorduk. İlahi bir mücadeleydi bizim davamız.
Allah’ın indirdikleri ile yani hükümleri ile hükmetmeyenler kafirlerin, zalimlerin ve fasıkların ta kendileridir.” Diyerek ahkam kesiyor, hak ve batıl mücadelesinin temelini çiziyorduk.
Bizlere böyle öğretiyordu alimlerimiz, liderlerimiz, önderlerimiz. Allahın dini ile çizilmiş, bir fikrimiz, bir düşüncemiz, bir akidemiz, bir felsefemiz ve de her şeyden önemlisi bir inancımız vardı yere göğe sığdıramadığımız. Hüküm ancak allahındır.” diyerek meydan okuyorduk dünyaya. İnanmışların, Allah’ın hükümlerinin dışına çıkmayacağına inanıyor, Allahın hükümleri ile hüküm edeceklerini düşünüyorduk. Hile, dalavere, üçkağıtçılık, sahtekarlık bilmezdik. Yalancı, düzenbaz, ikiyüzlü, fesatçı, iftiracı hiç değildik.
İslam eşittir şeriat eşittir hakikat eşittir adaletti inancımızın temel kaynağı. Yeryüzünde adaleti şeriatle gerçekleştirecektik. Kimileri bu nedenle kendilerine “Şeriatçı” diye isim veriyorlardı. Şeriat demek İslam demekti, şeriat demek hak, hukuk ve adalet demekti.
İslam’ın adaleti getireceğine inanıyor, buna güveniyor, buna göre kainata meydan okuyorduk. Yeryüzünde Allah’ın nizamı olan islam, hakim olduğunda zulüm bitecek, adalet gelecek, hak ve hukuk gerçekleşecekti. Bunu da tabi ki imanı kamil, dini bütün, salih, muhlis, muvahhid, adil, hakka hukuka riayet eden İslam Müvahhidleri gerçekleştirecekti.
Hala da inancım, ümidim, düşüncem, fikrim, itikadım, akidem budur. Rabbim son nefesime kadar bizleri bu iman üzere kılsın. Haktan ayırmasın. Ayaklarımızı iman üzere sabit kılsın. Topukları üzere gerisin geriye kaçanlardan eylemesin. İnşallah…
Malum iman edenlerin davası “Emri bilmaruf ve nehyi enil munkerdir.” yani “iyiliği emretmek ve kötülükten uzaklaştırmak.”tır. iman edenler bu hal üzere hareket ederler.
Rabbimize şükürler olsun bizlerde bu hal üzere ömrümüzü geçirdik. Birçok imtihan ve sıkıntı ile karşılaştık. Elhemdulillah… Rabbim kendisi için kılsın…
Kırk küsur yıllık ilahi mücadelem boyunca davamdan şahsım adına ne maddi ne de manevi hiçbir beklentim olmadı. Allah için bir şeyler yapmak haricinde hiçbir isteğim, hiçbir arzumda olmadı. Şükürler olsun.
Hayatımın dönüm noktası bir hukuk meselesinde, Şeriat Alimler ile karşılaşınca gerçekleşti.
Dava süreci nasihat, hakikat, şeriat ile başladı, muhakemat ve karar ile sonuca bağlandı. Süreç sonucunda hakkımdan mahrum bırakılan bir kararla karşılaştım. Verilen karar şeriat kaidelerine aykırıydı. Bu durum bende hayal kırıklığı yarattığı gibi şeriat adına da rahatsız etmişti. Karar o güne kadar savunduğumuz islam ve şeriat kaidelerine uymuyordu. Her ne kadar hoşuma gitmese de Alimlere olan saygı nedeniyle karara boyun eğdim.
Ta ki Alimin verdiği karardan cesaretle Allahın emaneti olan yanımdaki malıma el konulana kadar. İşte o zaman durumun vehameti ile rahatsızlığımı dile getirmiş “Hakkımızda verilen hüküm şeriate uygun değildi.” diyerek alınan kararı eleştirmiştim. Çünkü hiçbir şeriat; birinin hakkını haksız yere birinden alıp bir diğerine vermez.” Bu durum ne hakka ne hukuka ne de Allah’ın şeriatine uygun değildir.
Nereden bilebilirdim ki bu karar benim hakkımda uygulanacak bir idam fermanı olacak. Hem de islam adına ortaçağ afarozuna uğrayacağımı!... İnsan karşılaşmayıncaya kadar bilemiyor...
Neyse; Rabbime binlerce kez şükürler olsun meselemizi hayır üzere ve istenildiği gibi kazasız belasız, kavgasız bir şekilde hallttim. Aradan uzun bir süre geçti. Hikmeti tealanın tecellisi olsa gerek yine yolum bir mesele için muhakeme ile kesişti.
Aynı davada beraber olduğumuz bir arkadaşımla Memuriyette bir sorunla karşılaştım. Sırf etrafta kimse bu olumsuzluğu duymasın” diye kırk küsur yıldır beraber olduğumuz dava arkadaşlarıma konuyu götürdüm. İlgilenilmedi. Sonuçta bir vatandaş olarak partiye dilekçe ile müracaatta bulundum. Sorunun üzerinde durulmazsa çevreye olumsuz yansıyacağını belirttim.
Uzatmayalım. Bir şekilde muhakeme edileceğimiz kararlaştırıldı. Belirlenen günde istenilen yerde bulunmam istendi. Bende memnuniyetle kabul ettim.
Dava konusu haksızlık, dava makamı haklıyı bulmak, davacılar şeriatçı, dava edilen şeriatçı, dava makamı şeriatçı, arabulucu şeriatçı, muhakeme eden şeriatçı, karar veren şeriatçı, istenen hüküm Allahın şeriatı idi…
İstenen gün ve zamanda istenen yerde bulundum. Dava edilenlerden biri hariç diğer ikisi gelmişti. Ara bulucular hazırdı. Muhakeme eden Hoca; “Bugün sizleri dinleyeceğiz. Üç gün sonrada hepimiz tekrar toplanıp kararı sizlerin yüzüne söyleyeceğiz.” diyerek oturumu başlattı.
Ben zaten bunu istiyordum. Herkes delilleri ile birlikte düşündüğünü ortaya koysun sonrada bu delil ve ifadelere göre aramızda hakemlik edenler ve karar verecekler hükümlerini versinler. Arzum hepimizin bulunduğu bir ortamda haklı veya haksızı delilleriyle ortaya çıkaracak karar verilsin. Bu benim için yeterliydi.
Sıra delillerin ortaya konulması ve ifadelerin verilmesine geldi. İfadelerimizi verdik, delillerimizi sunduk. Söyleyeceğimizi söyledik, beklentilerimizi belirttik, aramızı bulmaları için konuyu İmam ve arabuluculara devrettik.
Her ne kadar davacı olduğum kişilerden ikisi kendilerini azad etmişlerse de en azından derdimi muhakeme ortamında dile getirebilmiştim...