Geçtiğimiz hafta komedyen Deniz Göktaş’ın YouTube’da yayımlanan stand-up gösterisini izledim. Açık söyleyeyim; uzun zamandır bu kadar cesur ve bu kadar dengeli bir gösteriye rastlamamıştım. Her kesime dokundu, her mahallenin aynasını tuttu. Kimi yerde güldürdü, kimi yerde rahatsız etti. Elbette katılmadığım, hatta doğru bulmadığım bazı ifadeler de vardı. Ancak sanatın ve mizahın en önemli tarafı da tam burada başlıyor. Herkesin alkışladığını söylemek kolaydır; asıl mesele, herkesin rahatsız olabileceği bir şeyi söyleyebilmektir. Bence bunu büyük ölçüde başarmıştı.
Deniz Göktaş’ın hangi kimlikten geldiği elbette tek başına bir başarı ölçütü değildir. Ancak Türkiye gibi kimliklerin çoğu zaman insanların önüne geçirildiği bir ülkede, Alevi bir aileden gelen bir sanatçının toplumun tamamına seslenebilen bir dil kurabilmesini önemli buluyorum. Çünkü gerçek sanat, yalnızca kendi mahallesine konuşan değil; farklı mahallelerin de kendisini dinlemesini sağlayabilen sanattır.
Gösterinin bir bölümünde “Ulan Machiavelli haklı.” dedi. İşte tam o anda dikkat kesildim. Çünkü yıllar önce Niccolo Machiavelli’nin Prens adlı eserini iki kez okumuş biri olarak bu cümlenin neden kurulduğunu çok iyi anladım. Aradan yaklaşık beş asır geçmiş olmasına rağmen hala “Machiavelli haklı mı?” sorusunu tartışıyorsak, bu yalnızca onun zekasını değil, insan doğasının çok da değişmediğini gösteriyor.
Machiavelli’nin en çok yanlış anlaşılan yönü, onun ahlaksız bir siyaset önerdiği düşüncesidir. Oysa o, dünyayı olduğu gibi anlatmaya çalışıyordu; olması gerekeni değil, olanı yazıyordu. Siyaseti bir idealizm kürsüsünden değil, insan tabiatının içinden okuyordu. İnsanların çıkarlarını, korkularını, güç mücadelelerini ve iktidarın doğasını anlatıyordu. Belki de bu yüzden aradan yüzyıllar geçmesine rağmen birçok siyasetçi farkında olarak ya da olmayarak hala onun tarif ettiği yöntemlerle hareket ediyor.
Bugün dünya siyasetine baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz. Seçim meydanlarında kullanılan dil, uluslararası krizlerde kurulan ittifaklar, devletlerin birbirlerine karşı geliştirdiği stratejiler… Çoğu zaman ideallerden çok çıkarlar belirleyici oluyor. Devletler dostluk üzerinden değil, menfaat dengesi üzerinden hareket ediyor. Bu durum hoşumuza gitsin ya da gitmesin, uluslararası siyasetin önemli bir gerçeği olarak karşımızda duruyor. Machiavelli’nin satırları da tam bu noktada yeniden anlam kazanıyor.
Fakat burada önemli olan, Machiavelli’yi haklı bulmak ile onu örnek almak arasındaki farkı görebilmektir. Bir düşünürü anlamak, onun bütün fikirlerini benimsemek demek değildir. Ben Machiavelli’yi okurken insan doğasını anlamaya çalıştım. Çünkü siyaseti yalnızca iyi niyetle açıklamaya kalkarsanız birçok gelişmeyi yorumlayamazsınız. Gücü, psikolojiyi, korkuyu ve çıkar ilişkilerini de hesaba katmanız gerekir. Machiavelli’nin değeri de tam burada ortaya çıkıyor.
Belki de Deniz Göktaş’ın gösterisinde en çok hoşuma giden cümle buydu. Çünkü bazen bir stand-up gösterisi yalnızca güldürmez; düşünmeye de zorlar. İyi mizah, insanı kahkaha attıktan sonra sessizliğe bırakandır. O sessizlikte ise bazen beş yüz yıl önce yazılmış bir kitap yeniden açılır, bazen de bugünün siyasetini anlamak için geçmişin sayfalarına dönmek gerektiğini fark edersiniz. İşte o zaman insan kendi kendine şu soruyu soruyor: Değişen gerçekten siyaset mi, yoksa sadece siyasetçilerin isimleri mi? Ve bence ikincisi…