?>

Güvensizlik ve kaygı

Siracettin Çekin

2 hafta önce

Bugün Türkiye’de insanların omzunda görünmeyen ama her geçen gün ağırlaşan bir yük var: Güvensizlik ve kaygı. Ekonomik sorunlar, siyasetteki sert dil, sosyal hayattaki kırılmalar ve geleceğe dair belirsizlikler toplumun ruhunu sessizce yormaya başladı. Artık insanlar yalnızca geçim derdi yaşamıyor; aynı zamanda yarının ne getireceğini bilememenin tedirginliğiyle yaşıyor. Çünkü insan bazen yoklukla mücadele eder ama belirsizlikle mücadele etmekte zorlanır. Belirsizlik, insanın iç dünyasını kemiren sessiz bir fırtınadır.
Sokakta yürürken insanların yüzlerine dikkatle baktığımda bunu çok net görebiliyorum. Herkesin içinde bastırılmış bir yorgunluk var. Kahvelerde yapılan sohbetler bile değişti artık. Eskiden insanlar hayallerini konuşurdu; şimdi borçlarını, kiraları, çocuklarının geleceğini ve memleketin gidişatını konuşuyor. İnsanların sesi yükseliyor ama umutları aynı ölçüde sessizleşiyor. En acısı da budur belki; bir toplumun umutlarını yavaş yavaş kaybetmesi. Çünkü umut kaybolduğunda yalnızca birey değil, toplum da içten içe yorulmaya başlar.
İnsanlar artık birbirine kolay kolay güvenmiyor. Gençler çalıştığında karşılığını alabileceklerine inanmıyor. Esnaf önünü göremiyor. Birçok insan emeğinin değer bulacağından emin değil. Vatandaş adaletin herkese eşit uygulanıp uygulanmadığını sorguluyor. İşte tam bu noktada toplumun en önemli bağı zayıflamaya başlıyor. Çünkü bir devleti ayakta tutan yalnızca ekonomi ya da güçlü kurumlar değildir; toplumun birbirine ve sisteme duyduğu güvendir. Güven kaybolduğunda insanlar aynı şehirde yaşasa bile birbirinden uzaklaşır.

Tarih boyunca güçlü toplumlara baktığımızda ortak bir özellik görürüz: Güven duygusu. Mesela İbn Haldun, devletlerin yükselişini anlatırken toplumsal dayanışmanın ve ortak aidiyetin önemine dikkat çeker. Ona göre toplumları ayakta tutan şey sadece güç değil, insanların birbirine olan bağlılığıdır. Eğer insanlar ortak bir gelecek hissini kaybederse çözülme başlar. Bugün yaşadığımız mesele tam olarak budur. İnsanlar aynı ülkenin içinde yaşıyor ama aynı geleceğe inanmakta zorlanıyor.

Bir de dijital çağın insan ruhunda oluşturduğu büyük bir baskı var. Her gün yüzlerce haber, onlarca tartışma ve bitmek bilmeyen bir öfke diliyle karşı karşıyayız. Sosyal medya artık insanların birbirini anlamaya çalıştığı bir yer değil; çoğu zaman birbirini susturmaya çalıştığı bir alana dönüştü. İnsanlar konuşmuyor, saldırıyor. Dinlemiyor, hüküm veriyor. Böyle bir atmosferde toplumun psikolojisi de doğal olarak yıpranıyor. Çünkü sürekli öfkeye maruz kalan bir toplum zamanla tahammülünü kaybeder.

En büyük kaygıyı ise gençlerin gözlerinde görüyorum. Çünkü bugün birçok genç, eğitim alsa bile geleceğini net göremiyor. Çalışmanın, emek vermenin ve sabretmenin sonunda istediği hayata ulaşıp ulaşamayacağını bilmiyor. Bu çok ağır bir duygudur. Bir ülkenin gençleri geleceğe umutla bakamıyorsa, orada yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyolojik bir kırılma vardır. Oysa gençlik bir toplumun enerjisidir. Gençlerin umudunu kaybetmesi, geleceğin yavaş yavaş kararması demektir.

Yine de bu toplumun tamamen umutsuz olduğuna inanmıyorum. Çünkü bu toprakların mayasında dayanışma vardır. Bu millet geçmişte savaşlar, krizler, darbeler ve büyük acılar gördü ama her defasında yeniden ayağa kalkmayı başardı. Belki bugün kırgınız, yorulduk ve birbirimize karşı mesafe koyduk. Ama hala bir insanın acısını paylaşabilen, zor zamanda omuz verebilen bir vicdanımız var. İşte yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Birbirimizi yeniden anlamak, yeniden dinlemek ve yeniden güvenebilmek. Çünkü güvenin yeniden kurulduğu yerde umut da yeniden filizlenmeye başlar.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI