Orta Doğu’yu yazmak, anlamak kadar zordur. Bu toprakları sadece haritalarla değil; tarihle, medeniyetlerle ve yaşanmışlıklarla kavramak gerekir. Bir gün uçakta karşılaştığım bir araştırmacı yazarla Orta Doğu üzerine sohbet etmiştik. Kendisi Türkiye’yi bölgenin sıradan bir parçası gibi görüyordu. Nazikçe itiraz ettim: “Türkiye sadece bir coğrafya değildir; bir medeniyet merkezidir.” O gün belki anlaşamadık, ama bugün çok daha iyi anlıyorum. Türkiye, Orta Doğu’nun kenarında değil; tam merkezindedir. Ve bu yüzden bu meseleyi dışarıdan değil, içinden yazıyorum.
Burası bizim coğrafyamız, bizim geçmişimiz, bizim geleceğimiz. Toprağıyla, diliyle, acısıyla bize dokunan bir yer. Bugün yaşananlar yalnızca İsrail’in bir füze saldırısı ya da İran’ın bir misillemesinden ibaret değil. Orta Doğu’da artık savaş, sadece silahlarla değil; bilgiyle, akılla ve istihbaratla yürütülüyor.
İran, görünürde devrimci bir politika izliyor olsa da, çok katmanlı ve sabırlı bir akılla hareket ediyor. Şii hilalini tahkim ederken aynı anda iç kamuoyunu “dış tehdit” söylemiyle kontrol altında tutuyor. İsrail ise asla yalnız değil; her kriz anında arkasında ABD’nin stratejik aklı, önünde ise parçalanmış bir Arap dünyası var. ABD sahada yokmuş gibi görünse de, sahneyi kuran ellerin başında onun mühendisleri duruyor.
Bu savaş sıcak çatışmadan çok, psikolojik ve stratejik bir istihbarat savaşı. Mossad, Devrim Muhafızları, CIA… Hepsi sahada. Ama sadece istihbarat örgütleri değil, algı mühendisleri de. Sosyal medya, dijital platformlar ve medya organları, artık savaş uçakları kadar etkili. Yeni düzende, halkın algısını yöneten, sahayı da yönetiyor.
İçinde bulunduğumuz tablo karşısında üzüntüyle belirtmeliyim ki: Türkiye bu büyük oyunda daha erken, daha cesur hamleler yapabilecek güçteyken, çoğu zaman geç kalan, tereddütlü bir siyaset izliyor. İran’ın mezhep temelli kuşatması ile İsrail’in istihbaratla yön verdiği Arap ittifakları arasında biz hâlâ “denge” adı altında pozisyon arıyoruz. Oysa Türkiye, bu coğrafyanın yalnızca siyasi değil; tarihsel ve kültürel liderliğini miras almış bir aktördür. Bu miras, günü kurtaran reflekslerle değil; geleceği kuran stratejilerle taşınır.
Bugün Ortadoğu’da artık devletler değil; vekâlet grupları, istihbarat yapıları ve dijital merkezler çatışıyor. Hamas’ın yükselişi, Hizbullah’ın pozisyonu, Yemen’deki Husiler, Irak’taki milisler… Hepsi aynı oyunun farklı taşları. Bu oyunun kurallarını anlamadan barış kurulamaz, egemenlik korunamaz.
Farabî der ki: “Bir toplum, hakikati bilmeden düzen kuramaz.” Bugün bizim en büyük ihtiyacımız; güçlü bir ordu ya da akıllı bir diplomasi kadar, hakikati görebilecek bir stratejik akıl üretmektir. Çünkü artık bilgi, petrol kadar değerli; istihbarat, ordu kadar caydırıcıdır. Eğer Türkiye kendi aklını üretmezse, başkalarının yönettiği krizlerde sadece izleyen, hatta kullanılan olur.
O gün uçakta sadece bir fikir ayrılığı değil, aslında bir bakış açısı farkı yaşamıştım. Bugün çok daha net görüyorum: Mesele nerede durduğumuz değil; neyle baktığımızdır. Türkiye’nin bu coğrafyadaki yeri haritada değil, tarihte ve akılda belirleniyor. Ve bu yer, artık sadece tepkiyle değil; yön tayin eden bir iradeyle korunabilir.