?>

Barışın izini sürmek

Siracettin Çekin

10 ay önce

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan yeni komisyon, uzun yıllardır derinleşen bir soruna geç de olsa kapsamlı bir yanıt arayışını simgeliyor. Bu adım, yalnızca çatışmaların sona erdirilmesi değil; toplumsal hafızanın onarılması, devlet-toplum ilişkisinin yeniden inşa edilmesi anlamını taşıyor. Ancak gerçek bir çözüm, yalnızca siyasi mekanizmalarla değil; vicdan, samimiyet ve ortak bir gelecek tasavvuruyla mümkün olabilir.

Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt meselesi, çok katmanlı bir karakter taşıdı. 1925 Şeyh Said İsyanı’ndan 1980’li yılların kırsal çatışmalarına, 1990’larda yaşanan faili meçhullere kadar süregelen süreç; sadece siyasi değil, aynı zamanda sosyolojik, kültürel ve psikolojik boyutları da olan derin bir yaradır. Bugün atılan adımların, bu tarihsel hafızayı gözetmeden başarılı olması mümkün değildir.

Silahların susması bir sonuçtur; asıl mesele, adaletin sesini duyulur kılmak, toplumsal uzlaşının temellerini atmaktır. Bunun için sadece güvenlik odaklı çözümler değil; hakkaniyeti önceleyen, onarıcı bir yaklaşım gereklidir. Komisyonun görevi, yalnızca geçmişi analiz etmek değil; geleceği daha huzurlu kılacak bir toplumsal sözleşmenin çerçevesini oluşturmaktır.

Yıllarca süren çatışmaların izleri yalnızca coğrafyada değil; insanların hikayelerinde, şehirlerin hafızasında ve nesillerin dünyasında hala yaşıyor. Yeni süreç, bu birikmiş sessiz çığlıkları duyma iddiasındaysa; Diyarbakır’da yitirilen bir evlatta, Mardin’de bastırılan bir kimlikte, Hakkari’de yarım kalmış bir çocuklukta dile gelen çağrıyı göz ardı etmemelidir.

Genç kuşaklar, çatışmasız bir ortamın neye benzediğini deneyimlemeden büyüdü. Onlar için bu mesele, ya soyut bir tarih konusu ya da kişisel travmalarla örülü bir geçmişin parçası oldu. Ama bu gençler artık geçmişin yüklerini değil, geleceğin yükünü taşımak istiyor. Onların talepleri, sükunetten çok adil bir düzen ve kapsayıcı bir gelecek üzerine kurulu.

Ben bu sürecin siyasi bir parçası değilim. Fakat bu ülkenin içinde büyümüş, kırılgan dengeler arasında yaşamış biri olarak; bu topraklarda suskun kalanların sesi olmak, bana kendimce bir sorumluluk yüklüyor. Çünkü bu meseleyle ilgilenmek yalnızca bir siyasi görev değil; insanlık, ahlak ve vicdan meselesidir.

Komisyonların gelip geçici raporlarla sınırlı kalması, yıllardır görülen en büyük handikaptır. Bu kez farklı bir yol izlenmeli; akademisyenlerin, hukukçuların, kanaat önderlerinin, mağdur yakınlarının ve genç kuşakların dahil olduğu geniş katılımlı bir diyalog zemini oluşturulmalıdır. Artık inkar değil, yüzleşme; suskunluk değil, açıklık; çatışma değil, birlikte yaşama iradesi bu sürecin omurgası olmalıdır.

Sonuç olarak; sürdürülebilir bir çözüm, sadece bugünün dengesini değil; yarının huzurunu teminat altına alacak bir anlayışla mümkündür. Eğer bu kez gerçekten sahici bir irade ortaya konursa, Türkiye sadece bir sorunu değil; ortak bir geleceği konuşma cesaretini de gösterecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI