Dış politikayı değerlendirirken başarı hikayelerine değil, zamanın ortaya çıkardığı sonuçlara bakarım. Çünkü devlet aklı, alkışlarla değil; öngörüyle ölçülür. Bugün Suriye dosyasına baktığımda, Türkiye adına “başarı” olarak sunulan birçok adımın, ilerleyen yıllarda ağır stratejik maliyetler üretme ihtimalini görmezden gelmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Türkiye, Suriye’deki krizi yönetme iddiasıyla hareket ederken, bölgedeki kaosu sınırlarının dışında tutmakta zorlanmış; farkında olarak ya da olmayarak bu istikrarsızlığı kendi güvenlik ve toplumsal alanına taşımıştır.
2011 sonrasında izlenen Suriye politikasının, büyük ölçüde hızlı bir rejim değişikliği beklentisine dayandığını düşünüyorum. Bu beklenti; Suriye’nin tarihsel devlet geleneğini, toplumsal yapısını, mezhepsel dengelerini ve bölgesel güç mücadelelerini yeterince hesaba katmayan iyimser bir okumaydı. Politika, sahayı doğru okumaktan çok, gelişmelere tepki verme refleksiyle şekillendi.
Bugün gelinen noktada Suriye’nin fiilen parçalanmış bir yapıya büründüğünü inkar edemeyiz. Merkezi otoritenin zayıfladığı, farklı silahlı yapıların ve dış aktörlerin nüfuz alanları oluşturduğu bu tablo, Türkiye açısından artık sadece sınır ötesi bir sorun değildir. Güney sınırlarımızda oluşan bu istikrarsızlık kuşağının, iç güvenliğimizi ve toplumsal dengelerimizi doğrudan etkilediği açıktır.
Bu sürecin en ağır sonuçlarından biri de kontrolsüz göç meselesidir. Türkiye, tarihinin en büyük nüfus hareketlerinden biriyle karşı karşıya kalmıştır. Ben bu durumu yalnızca insani bir başlık olarak ele almanın eksik olduğunu düşünüyorum. Göç, doğru yönetilmediğinde uzun vadeli güvenlik, ekonomi ve toplumsal uyum sorunları üretir. Devletin görevi, insani sorumluluk ile stratejik sürdürülebilirlik arasında sağlıklı bir denge kurmaktır.
Bir diğer önemli yanılgının, sahadaki silahlı aktörlerin geçici ve kontrol edilebilir yapılar olarak görülmesi olduğunu düşünüyorum. Oysa Orta Doğu tecrübesi bize şunu defalarca göstermiştir: Bu tür yapılar, kısa vadede fayda sağlasa bile uzun vadede öngörülemeyen riskler üretir.
Tam da bu noktada altı çizilmesi gereken husus şudur: Bugün denetim altında olduğu varsayılan yapıların, yarın hangi ajandaya hizmet edeceğini kimse kesin olarak söyleyemez.
Asıl tehlikenin, kaosun sınırda tutulabileceği düşüncesi olduğunu düşünüyorum. Tarih bize şunu öğretir: Yönetilemeyen istikrarsızlık, er ya da geç içeri sızar. Güvenlikten ekonomiye, siyasetten toplumsal barışa kadar birçok alanda derin kırılmalar oluşturur. Bugün Türkiye’de yaşanan bazı yapısal sorunları, Suriye politikasından bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.
Benim için mesele “haklıydık” ya da “iyi niyetliydik” savunması değildir. Devletler, niyetleriyle değil; öngörüleriyle ayakta kalır. Türkiye’nin Suriye politikasını ideolojik kalıplardan arındırarak, daha gerçekçi, çok boyutlu ve uzun vadeli bir perspektifle yeniden ele alması gerektiğine inanıyorum.
Aksi halde bugün “başarılı dış politika” söylemiyle anlatılan bu sürecin, yarın Türkiye’nin önüne ağır maliyetler çıkaran bir stratejik hezimet olarak gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü dış politikada yapılan her yanlış okuma, zamanı geldiğinde iç politikada telafisi zor bedeller üretir.