“Siyaset akılla yapılır, vicdanla meşrulaşır ve ahlakla yücelir.”
Bu cümleye yıllar önce bir kitapta rastlamıştım. Sayfayı çevirdikten sonra uzun süre düşündüğümü hatırlıyorum. Çünkü bir toplumun ahlakla bağını koparması, sadece bireyin değil, topyekun bir medeniyetin çözülmesidir.
Bir toplumun siyaseti, o toplumun aynasıdır derler. O aynaya bugün baktığımızda yalnızca karmaşayı, öfkeyi, çıkarı ve suskunluğu görüyoruz. İnsan, o aynanın neresinde duruyor? Daha doğrusu: İnsan kaldı mı?
Siyaset bilimi eğitimi almış biri olarak, günümüzün siyasal dilini yalnızca analiz etmeye değil, aynı zamanda hissetmeye çalışıyorum. Çünkü artık sadece siyasal yapılar değil, o yapılar içinde eriyen insan da ciddi bir kriz içinde. Ahlaki ilkeler, bir siyasetçinin cebindeki mendile dönüştü: yalnızca gerektiğinde çıkarılıyor, çoğu kez yalnızca görüntü için.
Oysa Immanuel Kant’ın dediği gibi, “Ahlak, insanın içinde taşıdığı bir zorunluluktur; dış dünyaya göre değil, iç dünyaya göre şekillenir.” Ne var ki modern siyaset, iç dünyanın sesini değil, dış dünyanın çıkarlarını koro halinde bağırıyor.
Sokrates, “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez,” derken yalnızca bireysel arayışı değil, kolektif bilinci de işaret ediyordu. Bugün insanlar yaşadıkları hayata dair değil, sadece başkalarının onlara biçtiği role dair sorgularla meşgul. Bir partiye angaje olmak, bir lidere taparcasına bağlanmak, çoğu kez ahlaki ilkelerden çok aidiyet açlığının sonucudur.
Niccolo Machiavelli, siyasetçinin erdemiyle değil, başarısıyla yargılanacağını öne sürmüştü. Ancak Machiavelli’nin döneminde bile başarı, bugünkü kadar ahlaktan arındırılmış değildi. Şimdi başarı yalnızca iktidarda kalmakla ölçülüyor. Bu uğurda yalan, iftira, kutuplaştırma ve şiddet, meşru araçlara dönüşmüş durumda. Birey, kendi doğrularını değil, kitlenin alkışladığını ahlak sanıyor.
Nietzsche, ahlakın gücünü sorgularken “sürü ahlakı”ndan bahseder. Sürü ahlakı, bireyin içsel özgürlüğünü yok eder, onu çoğunluğun gölgesinde silikleştirir. Türkiye’de bugün siyasetin en büyük silahı da budur: bireyin yerine çoğunluğun sesini koymak. Oysa gerçek ahlak, çoğunlukla aynı düşünebilmek değil, gerektiğinde çoğunluğa karşı durabilmektir.
Bir toplumun ahlaki direnci, onun siyasal sağduyusunun temelidir. Eğer ahlak yalnızca nutuklarda yaşıyorsa, o toplumda ne özgürlük yaşar, ne adalet, ne de insan. Çünkü insan, yalnızca düşünen bir varlık değil; aynı zamanda hisseden, sorumluluk duyan ve vicdan taşıyan bir varlıktır. Ahlak, insanın kendine ve ötekine karşı taşıdığı bu vicdanın adıdır.
Bugün siyaset, insanın vicdanını bir pazarlık nesnesine dönüştürmüş durumda. Seçim kampanyaları umut değil korku pompalıyor, vaatler geleceği değil geçmişin acılarını kaşıyor. Siyaset, toplumun ahlaki pusulası olmaktan çıkıp, onun ahlaki şaşkınlığının aynası haline geldi.
Bu yazıyı yazarken bir siyaset bilimci olarak kendime sormadan edemiyorum: Bu siyaset biçimiyle nereye kadar gidebiliriz? İnsanlığını yitiren bir toplumu kim kurtarabilir? Ve daha da önemlisi: Ahlakı olmayan bir siyasi düşüncenin varlığı, aslında bir çöküş değil midir?