?>

Siyasal İslamcılık ve ahlak

Siracettin Çekin

5 ay önce

Biz üniversitedeyken siyasal İslamcılığı çok konuşurduk. Sadece bir siyasi hareket olarak değil, bir zihniyet ve bir iddia olarak tartışırdık. Amfilerde, kantin masalarında, bazen bir kitabın sayfaları arasında, bazen bir cümlenin etrafında dönerdi tartışmalar. Kimileri bunun toplumu ahlaken ayağa kaldıracağını savunur, kimileri ise dinin siyasal bir dile tercüme edildiği her yerde ahlakın kaçınılmaz olarak araçsallaşacağını söylerdi. O günlerde mesele teorikti; bugün ise bütün ağırlığıyla hayatın ortasında duruyor ve ben haklı çıkmanın üzüntüsü içerisindeyim!

Yıllar önce kavramsal düzeyde yaptığımız bu tartışmaların sahaya yansımasını bugün medya dünyasında görüyoruz. Uyuşturucu iddiaları, taciz dosyaları, güç ve mevki üzerinden kurulan ilişkiler, ekran önünde anlatılan “değerler” ile ekran arkasında yaşananlar arasındaki derin uçurumu açığa çıkarıyor. Burada mesele birkaç kişinin şahsi suçu değildir; mesele, ahlakı bir siyasi söylem, dindarlığı ise bir dokunulmazlık zırhı haline getiren anlayıştır.

Ali Şeriati’nin yıllar önce yaptığı o sert ama sarsıcı uyarı tam da bu noktada anlam kazanıyor:
“Bazıları namustan ve ahlaktan çok bahseder; çünkü kendilerinde yoktur.”

Bu söz bir hakaret değil, bir teşhistir. Ahlak, yüksek sesle ilan edilen bir iddia değil; insanın gücü eline geçtiğinde dahi kendini sınırlayabilmesidir. Namus, dilde değil davranışta görünür

Siyasal İslamcı söylemin en büyük açmazı, ahlakı bir erdem olmaktan çıkarıp bir kimlik kartına dönüştürmesidir. “Bizden olan yapmaz” cümlesi, zamanla denetimi ortadan kaldırmış; eleştiriyi düşmanlık, sorgulamayı ise ihanet olarak damgalamıştır. Böylece hem siyaset hem medya, kendi içindeki çürümeye karşı körleşmiştir. Suskunluk, bu körlüğün en güçlü ortağı olmuştur.

Medyanın bu süreçteki rolü ayrıca üzerinde durulması gereken bir başlıktır. Çünkü medya yalnızca haber veren bir alan değil, aynı zamanda meşruiyet üreten bir mekanizmadır. Ekranlarda ahlak dersi verenlerin, perde arkasındaki iddialarla yüzleşmemesi; yüzleşmek yerine üstünü örtmesi, bu çürümeyi derinleştirmiştir. Ahlak anlatan bir dilin, hesap soran bir refleks üretmemesi zaten başlı başına bir çelişki değil midir?

Bugün toplumun yaşadığı duygu şaşkınlık değil, yorgunluktur. Aynı kelimeleri dinlemekten, aynı yüzleri izlemekten, aynı savunmaları duymaktan yorulmuştur. Her olay “münferit” denilerek geçiştirilirken, aslında sistemli olanın ne olduğu herkes tarafından hissedilmektedir: Hesapsızlık.
Devletin görevi ahlak anlatmak değildir; adalet tesis etmektir. Medyanın görevi vaaz vermek değil; hakikati açığa çıkarmaktır. İnanç ise gücün kalkanı haline geldiği anda, kendi anlamını kaybeder. Üniversite yıllarında tartıştığımız mesele buydu. Bugün yaşadığımız gerçeklik de budur.

Ve artık meseleyi süslemeye gerek yok:

Bir ülkede ahlak en çok konuşulan kelime haline geldiyse, bilin ki ahlaken çok örselenmiştir. Asıl tehlike hataya düşenler değil; hatasını kutsal kavramlarla koruma altına alanlardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI