Şeyh Süleyman Bağdu olayını hayal meyal hatırlıyorum…
Köydeydik ve bir haber duymuştuk.
O zaman çocuktum, köyümün dışına dahi çıkmamıştım.
Ama o gün duyduğum haber, çocuk aklımla bile sıradan bir olay değildi. Batman’da büyük bir olay olmuştu ve Şeyh Süleyman Bağdu’yu öldürmüşlerdi.
O gün sadece bir haber duymadık; aslında yıllar sürecek bir bekleyişin başladığını bilmeden tanıklık ettik.
Bugün o günü hatırladığımda üzerinden tam yirmi yıl geçtiğini görüyorum. Dile kolay, bir kere söylüyorsun: yirmi yıl. Bir nefeste ifade ediliyor ama içinde yaşananlar bir nefese sığmıyor. Zaman geçiyor ama bazı acılar geçmiyor; bazı olaylar kapanmıyor, sadece derinleşiyor.
Bir de bu yirmi yılı yaşayanlara bakmak gerekiyor. Şeyh Süleyman’ın ailesi için bu süre sadece takvimde ilerleyen bir zaman değil; her gün yeniden yaşanan bir bekleyiş, her duruşmada yeniden kurulan bir umut ve her ertelemede yeniden büyüyen bir acıdır. Yirmi yıl boyunca adliye koridorlarında adalet beklemek, bir insanın taşıyabileceği en ağır yüklerden biridir, bunu biliyorum.
Bu dava yıllar içinde defalarca ertelendi. Ha bu mahkeme, ha öbür mahkeme derken geçen zaman, sadece bir sürecin uzaması değil; aynı zamanda acının tazelenmesi anlamına geldi. Artık toplum olarak şunun farkındayız: Her erteleme, sadece bir tarih değişikliği değil, bir can acısının yeniden yaşanmasıdır.
Ve bugün artık hiç kimse bu duruma sessiz kalamaz, kalmamalıdır. Bu ailenin beklentisini küçümsemek, aslında adalet duygusunu küçümsemektir.
Çünkü bu mesele çoktan bir aile meselesi olmaktan çıkmış, toplumun ortak vicdanına dokunan bir noktaya gelmiştir.
Beklenti nettir: Failler hak ettiği cezayı almalı ve bu dosya bir an önce kapanmalıdır. Ama bu kapanış, sıradan bir sonuçla değil; adaletin tam anlamıyla tecelli ettiği bir sonuçla olmalıdır.