Takvim baharı gösteriyor. Bizim memlekette baharın gelişi yalnızca havanın ısınması değildir. Sokakların kokusu değişir, pencereler daha sık açılır, çocukların sesi çoğalır. Uzun bir kışın ardından hayat biraz daha hafifler.
Hele bir de bayram yaklaşıyorsa…
Bizim kültürümüzde bayramın kokusu günler öncesinden başlar. Evlerde temizlik yapılır, mutfaklarda tatlı telaşı başlar. Anneler bir yandan evi toparlar, bir yandan “misafir gelir” diye hazırlık yapar. Çocuklar yeni kıyafetlerini merak eder. Mahallede bir hareket olur.
Ama insan bazen durup düşünmeden edemiyor.
Aynı baharı dünyanın her yerinde aynı huzurla yaşayabiliyor muyuz?
Bir yanda bayram hazırlığı yapan şehirler var, diğer yanda bombaların gölgesinde yaşayan insanlar. Bir yerde çocuklar bayramlık ayakkabısını saklayıp sabahı bekliyor, başka bir yerde çocuklar geceyi sağ salim atlatmanın duasını ediyor.
İnsanlık garip bir çağdan geçiyor. Teknoloji ilerledi, şehirler büyüdü, dünya küçüldü deniliyor. Ama bütün bu gelişmelere rağmen savaşlar hala insanlığın yakasını bırakmıyor.
Oysa bahar dediğimiz şey, insanın içini yumuşatan bir mevsimdir. Bahar geldiğinde insanın kalbi de biraz yumuşar. Küskünler barışır, kapılar çalınır, eller öpülür. Bayramın asıl anlamı da belki burada saklıdır.
Bizim topraklarda bayram yalnızca bir tatil günü değildir. Bayram, büyüklerin hatırlandığı, küçüklerin sevindirildiği bir gelenektir. Kapı kapı dolaşan çocukların cebine konulan şekerler, belki de bu kültürün en sade ama en güçlü sembolüdür.
Bazen düşünüyorum…
Dünya ne kadar karmaşık olursa olsun, insanın içindeki o küçük iyilik duygusu kaybolmadıkça umut da kaybolmaz.
Belki savaşlar bir günde bitmez. Belki dünyanın bütün acıları hemen dinmez. Ama yine de bir evin mutfağında hazırlanan bayram tatlısı, bir çocuğun cebindeki şeker ya da bir büyüğün duası bize aynı şeyi hatırlatır: