Ben sıradan bir akşam gibi evde oturup John Rawls’ın Bir Adalet Teorisi kitabını okurken telefonum acı acı çalmaya başladı. Telefonu açtığımda karşı tarafın sesi çökmüştü. Bir isim söyledi… İkimizin de yakından tanıdığı biri. Ve ardından o cümle geldi: “Abi… İntihar etmiş.” O an sayfanın üzerindeki bütün kelimeler boşluğa düştü. Rawls’ın adalet teorileri bir anda anlamını yitirdi. Çünkü adalet, bu şehirde bir gencin hayatına ulaşamıyorsa, hangi teori bizi teselli edebilirdi?
Batman’da her intihar haberi evlerin içine ince bir sızı gibi giriyor. Fakat sızı kısa sürüyor; çünkü şehir bu acıya alışmış gibi davranıyor. O kızın ardından düşündüm: Bu gençler neden yaşamaktan vazgeçiyor? Bir şehrin gençleri, kendilerini neden çıkışı olmayan bir köşede buluyor? Asıl soru şu: Biz bu gençlerin çığlıklarını duyuyor muyuz, yoksa duymamayı mı seçiyoruz?
Batman’da gençler üzerindeki görünmeyen baskılar, bazen ailelerden, bazen ekonomik sıkıntılardan, bazen de toplumun bitmek bilmeyen yargılayıcı sesinden geliyor. Bir genç kız “Benim kim olduğuma neden kimse bakmıyor?” diye sormuştu bir keresinde. Bu şehirde gençlerin umutları, çoğu zaman başkalarının beklentilerinin altında eziliyor. Rawls olsa belki şöyle derdi: “Toplum, en savunmasız olanın yaşamını koruyamadığı noktada adaletsizdir.” Biz ise bu adaletsizliğin tam ortasında yaşıyoruz.
Bu şehrin sokaklarında görünmeyen baskılar dolaşıyor. Kimi zaman aile içi şiddet, kimi zaman ekonomik çıkmaz, kimi zaman sosyal kontrol… En tehlikelisi ise şu: Kimse kimseyi gerçekten dinlemiyor. Gençler konuşsa ayıplanıyor, sustuklarında da yalnız kalıyor. Bu ikilem insanı içten içe tüketiyor. Bir genç kadın çoğu zaman sadece bir karar vermiyor; çıkamadığı bir labirentin duvarlarına çarpa çarpa son kapıya yöneliyor.
Bu şehirde intihar eden gençlerde ortak bir duygu var: “Kimse beni anlamadı.” Bir genç, çaresiz kaldığında sadece kendi acısı ile değil; toplumun ona çizdiği dar çemberle de mücadele ediyor. Biz dışarıdan bakınca “neden” diye soruyoruz ama o genç, günlerce, haftalarca, aylarca o “neden”in içinde boğuluyor. Ve sonunda sessizliği seçiyor. Bu sessizlik, hepimizin payı olan bir trajediye dönüşüyor.
Ben o akşam telefonda duyduğum haberden sonra bir gerçeği daha fark ettim: Bu sorun, yalnızca psikologların, valiliğin, okulların ya da devletin sorunu değil. Bu sorun hepimizin kapısının önünde duruyor. Bir selam vermediğimiz, halini sormadığımız, yargıladığımız, küçümsediğimiz herkes bir adım daha yalnızlaşıyor. O yalnızlığın ne kadar derin olduğunu ise çoğu zaman ölüm haberleri gelince anlıyoruz.
Bu yazıyı kaleme alırken aklımdan şu geçiyor: Belki de gençlerimizin ihtiyacı olan şey büyük reformlar ya da ağır teoriler değil… Belki de ihtiyaçları duyulmak, anlaşılmak, yargılanmadan konuşabilmek. Belki de asıl adalet, en kırılgan olana en çok alan açmaktır. Batman’ın gençlerine de tam olarak bu gerekiyor: alan, nefes, anlayış, güven.
Evet, o akşam Rawls’ın kitabını kapattım. Ama adalet üzerine düşünmeyi değil; onu Batman’ın gerçek hikayelerine uyarlama çabasını sürdürüyorum. Çünkü burada her intihar, “Bu şehir neyi eksik yaptı?” sorusunu yeniden ve yeniden soruyor. Ve biz o soruya doğru cevabı bulana kadar hiçbirimiz rahat etmeyeceğiz.