NATO zirvesi geride kaldı. Liderler ülkelerine döndü, ortak bildiriler yayımlandı ve verilen mesajlar uluslararası kamuoyunda geniş yankı buldu. Ancak dış politikada asıl önem taşıyan, zirvelerde çekilen fotoğraflar değil, o masalarda alınan kararların sahaya nasıl yansıyacağıdır. Bana göre Türkiye açısından da asıl süreç şimdi başlıyor.
Türkiye, yalnızca NATO’nun bir üyesi değil; aynı zamanda Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan stratejik bir devlettir. Karadeniz’in güvenliği, enerji koridorları, düzensiz göç, terörle mücadele ve bölgesel istikrar gibi birçok başlıkta Türkiye’nin üstlendiği rol, son yıllarda daha da belirgin hale gelmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin güvenliği ile bölgenin güvenliği artık birbirinden bağımsız düşünülemez.
Günümüzde güvenlik kavramı da önemli ölçüde değişmiştir. Artık yalnızca askeri tehditler değil; siber güvenlik, enerji arzı, kritik altyapıların korunması, yapay zeka ve hibrit savaş yöntemleri de ülkelerin ulusal güvenlik politikalarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. NATO’nun son dönemdeki stratejik yaklaşımı da bu yeni tehdit alanlarına göre şekillenmektedir. Türkiye ise bu dönüşümün tam merkezinde yer alan ülkelerden biridir.
Savunma sanayisinde son yıllarda kaydedilen ilerlemeler de Türkiye’nin uluslararası konumunu güçlendiren önemli unsurlar arasında yer almaktadır. Yerli ve milli teknolojilere yapılan yatırımlar, sadece askeri kapasiteyi artırmakla kalmamakta; aynı zamanda dış politikada ülkenin müzakere gücünü de desteklemektedir. Günümüz dünyasında diplomasi ile teknoloji ve savunma kapasitesi birbirini tamamlayan unsurlar haline gelmiştir.
Bana göre Türkiye’nin önündeki en önemli hedef, bu jeopolitik avantajı yalnızca güvenlik politikalarıyla sınırlı tutmamak olmalıdır. Ekonomide üretim, eğitimde nitelik, bilimde yenilik ve teknolojide rekabet gücü artırılmadan stratejik üstünlüğü kalıcı hale getirmek kolay değildir. Güçlü devlet anlayışı, askeri kapasite ile kalkınma vizyonunu birlikte yürütebildiği ölçüde sürdürülebilir olur.
Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, tarih boyunca büyük güç mücadelelerinin merkezinde yer aldı. Bu gerçek bugün de değişmiş değildir. Ancak tarih bize aynı zamanda şunu göstermektedir: Jeopolitik avantaj, doğru yönetildiğinde büyük bir fırsata dönüşebilir; yanlış yönetildiğinde ise ciddi riskler doğurabilir. Bu nedenle dış politikada günlük gelişmelerden çok uzun vadeli devlet perspektifi belirleyici olmalıdır.