?>

Bir emeklilik değil, hayatın en büyük sınavı

Selim Toprak

1 ay önce

26 Nisan 2008…

Takvim yapraklarında sıradan bir tarih gibi durur belki ama benim hayatımda bir dönemin kapanıp başka bir dönemin kapısının aralandığı gündür.

Tam 26 yıl emek verdiğim TPAO’dan emekli oldum o gün. Fakat içimde ne bir veda duygusu vardı ne de “artık bitti” hissi… Çünkü ben masa başında yaşlanmış bir memur değildim; dağları, bayırları arşınlayan, Türkiye’nin dört bir yanında ayak izi olan bir emekçiydim. Çadır kokusu, rüzgâr sesi, doğanın nefesi… Benim mesaim buydu.

Spor yapıyor, doğa fotoğrafları çekiyor, çiçekle böcekle dostluk kuruyordum. Hayat benim için hareketti, üretmekti, nefes almaktı. Bu yüzden “emekli” kelimesi bana hiçbir zaman yakışmadı. Nitekim özel bir şirketten teklif gelince hiç düşünmeden kabul ettim. Yüzme hocalığına devam ettim, fotoğraf makinem elimden düşmedi. O kısa süre içinde iki belgesel çektim. Biri Cumartesi Anneleri üzerineydi; diğeri ise o coğrafyada kalmış acılara ayna tutuyordu. Her ikisi de toplumun kanayan yarasına dokunan, vicdanın sesini arayan işlerdi.

Tam da hayatın en üretken dönemlerinden birinde, beklenmedik bir haberle sarsıldım. Lenfoma… Non-Hodgkin…

Halk dilinde ilik kanseri.

 Bir anda dünyanın rengi değişti. Ankara Medicana Hastanesi’nde uzun ve zorlu bir tedavi süreci başladı. Hastane odaları bazen insanı yalnızlaştırır derler ya… Ben o yalnızlığı hiç yaşamadım. Çünkü dostluk, vefa ve memleket sevgisi kapımı hiç kapatmadı.

Batman’dan yolu Ankara’ya düşen, beni tanıyan tanımayan herkes hastane odama uğradı. Bir moral, bir dua, bir tebessüm bırakıp gitti. O odada yalnızca serumlar akmadı; insanlık aktı, dayanışma aktı, sevgi aktı.

Ve bir isim vardı ki…

Sevgili Ahmet Arı…

Batmanlıydı. Merhum oğlumun arkadaşıydı. Genç bir iş adamıydı ama en önemlisi kocaman yürekli bir evlattı. İş saatleri dışında neredeyse bütün zamanını hastanede benimle geçirdi. Bir gün bakıyordum odam rengârenk balonlarla süslenmiş… Bir gün bakıyordum adımın yazılı olduğu harflerle hazırlanmış sürprizler… Misafirlere ikram edilen çikolatalar, küçük jestler, içten kahkahalar… O soğuk hastane odasını adeta bir gül bahçesine çevirmişti.

Her Ankara yolculuğumda VIP’ten yer ayırır, özel aracıyla ulaşımımı sağlardı. Dört yıl süren tedavi boyunca sevgisini, ilgisini, yardımseverliğini bir gün bile eksiltmedi. Bana yalnızca moral vermedi; bana bir oğul sıcaklığı, bir evlat sevgisi sundu. Hastalığın en ağır günlerinde bile “yalnız değilsin” duygusunu kalbime nakşetti.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:
Hayatta biriktirdiğimiz en büyük servet ne makamdır ne para… İnsan biriktirmektir. İyilik biriktirmektir. Vefa biriktirmektir.

Sevgili Ahmet Arı…

İyi ki varsın.

İyi ki hayatıma dokundun.

İyi ki bana, evlat sevgisinin yalnızca kan bağıyla olmadığını bir kez daha gösterdin.

 

Ve ben bugün, yılların ardından şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum:

Emekli olmadım…

Hayat bana sadece yeni bir mücadele, yeni bir anlam, yeni bir insanlık dersi verdi.
YAZARIN DİĞER YAZILARI