?>

Yarım kalan bir bahar: Şerzan Kurt

Selim Toprak

9 saat önce

Bazı ölümler vardır; sadece bir insanı değil, bir ailenin bütün hayallerini, bir toplumun vicdanını ve geleceğe dair umutlarını da toprağa gömer. Şerzan Kurt’un hikâyesi işte böyle bir hikâyedir.

Henüz hayatının baharındaydı. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İşletme Bölümü ikinci sınıf öğrencisiydi. Eğitimci bir ailenin evladı olarak büyütülmüş, sevgiyle yoğrulmuş, emekle geleceğe hazırlanmıştı. Önünde uzun yollar, gerçekleştirmeyi bekleyen idealleri ve bu ülkeye hizmet etme hayalleri vardı. Okulunu bitirseydi belki bugün saygın bir bürokrat, başarılı bir akademisyen ya da toplumun önünde yürüyen aydın bir isim olacaktı.

Ama kader bazen en güzel hikâyeleri yarım bırakır.
11 Mayıs 2010 gecesi Muğla’da yaşanan olaylar sırasında sıkılan bir kurşun, Şerzan’ın hayatını ikiye böldü. O kurşun sadece genç bir bedeni değil; anne ve babasının umutlarını, geleceğe dair kurdukları düşleri de vurdu. Günlerce yaşam mücadelesi verdi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde geçen umut dolu bekleyiş, 19 Mayıs’ta derin bir acıya dönüştü. Henüz 21 yaşındaydı.

Ardında gözyaşlarıyla dolu bir ev, oğlunun yolunu gözleyen anne-baba ve cevap bekleyen sayısız soru bıraktı.

Şerzan’ı tanıyanlar onun sakin, sevecen ve insan sevgisiyle dolu bir genç olduğunu anlatıyor. Kimseyi kırmayan, dostluğu önemseyen, çevresinde sevilen bir gençti. Hayata kinle değil umutla bakıyordu. Belki de bu yüzden ardından geçen yıllara rağmen adı unutulmadı.

Onun hikâyesi yalnızca bir ölüm hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir adalet arayışının, bir ailenin yılmayan mücadelesinin ve vicdanların sessiz çığlığının hikâyesidir. Baba Ömer Kurt’un yıllar boyunca taşıdığı acı, aslında evladını toprağa veren bütün anne ve babaların ortak acısıdır.

Aradan yıllar geçti. Takvimler değişti, mevsimler gelip geçti. Ancak bazı yaralar zamanla kapanmaz. Şerzan’ın boş kalan odası, duvarda asılı fotoğrafları ve yarım kalan gençliği hâlâ ailesinin yüreğinde yaşamaya devam ediyor.
Bugün Şerzan Kurt’u anarken yalnızca kaybedilmiş bir genci değil, yarım bırakılmış bir geleceği de hatırlıyoruz. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam eder. Adları vicdanlarda, anıları hafızalarda ve adalet arayışının satırlarında yaşamayı sürdürür.

Şerzan Kurt…

Bir annenin dinmeyen özlemi,

Bir babanın hiç kapanmayan yarası,

Ve bu ülkenin yarım bırakılmış en güzel baharlarından biri…
Bu yüzden bugün avazım çıktığı kadar haykırıyorum: Hawwaaar!

Bu ülkenin dağları, ovaları, şehirleri ve sokakları artık gençlerin kanıyla değil; umutlarıyla, düşleriyle ve kahkahalarıyla anılsın. Toprağa düşen her genç, hangi kimliği taşırsa taşısın, hangi dili konuşursa konuşsun, bu ülkenin eksilen geleceğidir.

Yeter artık…

Kan üzerinden siyaset yapanlar, acılar üzerinden iktidar kuranlar, gözyaşlarından çıkar devşirenler duysun bu sesi. Türk’ün anasının gözyaşı da tuzludur, Kürt’ün anasının gözyaşı da… Acının dili, kimliği ve rengi yoktur. Bir annenin yüreğine düşen ateş, dünyanın neresinde olursa olsun aynı yakar.

Şerzanlar ölmesin…

Ozanlar ölmesin…

Gençler toprağa değil, hayata karışsın.

Bu ülkenin çocukları korkuyla değil umutla büyüsün. Üniversite sıralarında oturan gençler mezar taşlarına değil, hayallerine kavuşsun. Silahların sustuğu, barışın konuştuğu, kardeşliğin büyüdüğü günleri görelim.

Çünkü barış; sadece savaşın olmaması değildir. Barış, bir annenin evladını beklerken korkmamasıdır. Bir babanın çocuğunun geleceği için umut kurabilmesidir. Gençlerin düşlerini yarına taşıyabilmesidir.

Şerzan Kurt’un anısı önünde saygıyla eğilirken, onun yarım kalan ömründen yükselen sessiz çağrıyı duyuyoruz:

Artık hiçbir bahar yarım kalmasın…
Hiçbir anne evlat acısıyla sınanmasın…
Ve bu topraklarda barış rüzgârları sonsuza kadar essin.
YAZARIN DİĞER YAZILARI